Tarih, kültür, politika (2): Yerli Kunta Kinte’ler

Çek ressam Otto Pilny'nin esir pazarı tablolarından biri

 

Bu dizinin ilk yazısında, ABD’de Virginia Charlottesville’de yaşananlar ışığında, Ku Klux Klan’ından Donald Trump’ına ABD aşırı sağının köleciliğe sahip çıktığını saptamış, ama bu tutumun bizim memleketin halkında en ufak bir sempati uyandırmayacağını belirtmiştik. Bu halk, demiştik, Muhammed Ali’nin soyunu kurda kuşa yedirmez. Bu halk, demiştik, “Kökler” başlıklı televizyon dizisinin baş kahramanı Kunta Kinte’ye eziyet edenlere düşmandır.

Güzel! Peki, bu durumda kendi tarihimizdeki Kunta Kinte’leri ne yapacağız?

Osmanlı’da kölelik

Osmanlı köleci üretim tarzının hâkim olduğu bir toplum değildi. Yani toplumsal düzenin bütünü ele alındığında ekonomik artığın esas kaynağı köle emeği değildi. Toplumun en önemli üretken faaliyeti olan tarımda köle emeği marjinaldi. Reayayı hâkim sınıfların sömürü ağına bağlayan zincirler bambaşka türdendi. Ama Osmanlı toplumu kölecilik kurumunun köklü bir varlığı olduğu bir toplumdu.

Köleleştirmenin çeşitli kaynakları vardı: Savaş esirleri en önemli kaynaktı. Ama bunun yanı sıra insan avcılığı (yani Osmanlı tebaası olmayan insanların düpedüz kaçırılması), köle ticareti ve hediyeleşme de kölelik kaynakları arasındaydı. Köle ticareti ister birincil kaynak olsun, ister savaşta alınan esirlerin piyasa kanalı, yaygındı. Osmanlı’nın birçok büyük kentinde, bazısında birden fazla olmak üzere köle pazarları vardı: İstanbul, Bağdat, Şam, Erzurum, Konya, Medine, Halep, Kahire, Belgrad, Sofya ve başka bazı şehirlerde daimi “esir pazarları” kurulurdu.

Savaşta alınan esirlerin köleleştirilmesinde baş ganimet saraya ve padişahın vakıflarına giderdi. Osmanlı’da vakıfların bir veçhesinin de özel mülkiyetin gizli biçimi olarak iş görmeleri olduğu hatırlanırsa, bazı vakıflarda köle emeği temelinde ciddi ölçekli bir üretim yapıldığını tahmin etmek zor değil. Ama saray dışında toplumda da yaygın olarak ev işlerinde köle emeği kullanılırdı. Afrikalı köleler önemli bir kategori idi. Osmanlı toprağında yerli olan halklar arasında teni koyu renk olanlar olmakla birlikte, Habeşistan’dan gelen siyahi köleler hemen ayırt edilebiliyordu. Bunların Türklerin genel olarak kendilerinden daha koyu renk tene sahip oldukları için Devlet-i Âliye halklarından Arapların adıyla çağırılması (“Arap halayık”) âdettendi.

Şimdi durumu gözünüzde canlandırın. Bugün Türkiye örneğin Somali’de her türlü faaliyete girişiyor, hatta AKP hükümetleri Türkiye’yi Somali’nin “kurtarıcısı” olarak bile sunmaya çalıştı. Somali, Etyopya ve Eritre ile birlikte eski Habeşistan’ı oluşturan Doğu Afrika haklarından birinin memleketi. Şimdi siz bugün Somali’ye sahip çıkacaksınız, ama dünün Osmanlı toprağının Kunta Kinte’lerinin de varlığını savunacaksınız! Artık Kunta Kinte Türkiye halkının kültüründe, tarih bilincinde köklü bir yer edinmiştir. O imgenin hâkim olduğu bir ülkede Osmanlı toplumunun kölelik kurumuna sahip çıkmak kolay mı?

“Beyaz kadın ticareti”

Yeni ve yakın çağlarda köleliğin en dikkat çekmiş biçimi Kunta Kinte’lerin köleleştirilmesi olabilir ama bu tek biçim değildir. Bununla yarışan bir başka kölelik türü de kadınların cinsel amaçlarla köleleştirilmesidir. Buradan “beyaz kadın ticareti” adı verilen bir piyasa doğmuştur. Dikkat edilsin, ötekinde ırk ve renk hâkim unsurken, burada cinsiyet baskındır. Çünkü aslında bir cinsin diğeri tarafından ezildiği, hâkimiyet altına alındığı toplumlarda, ezilen cinsten insanların, yani kadınların hürriyetlerinden yoksun kalması, kendiliğinden kadının cinselliğine el uzatılması sonucunu doğuracaktır. Genel olarak kadın kölelere verilen adlardan biri, yani “odalık” terimi, işin rezilliğini çıplak biçimde ortaya koyar. (Batı dilleri bu kelimeyi Türkçe’den ödünç almış, kendilerinin yapmıştır: “odalisque” vb.)

Osmanlı’da köleliğin önemli bir boyutu budur. “Harem” kurumu ve cariyelik bunun iktidarın doruğunda aldığı biçimdir, ama tek biçim bu değildir. Avrupa, Afrika ve Asya’nın çeşitli ülkelerinden gelen ya da getirilen kadınların cariye olarak esir pazarlarına çıkarılması son derecede yaygındır. Bu pazarları gezenlerin arkalarında bıraktıkları tasvirler yüz kızartıcıdır. Habeş kadınlardan Balkan kökenli kadınlara ve Çerkes kadınlarına, bu odalıklar esir pazarında grup grup “müşteri” beklemektedir. Esir ticareti esnafı olan esirciler (küçük ölçekli ticaret) ve esir tüccarları (büyük ölçekli ticaret) bunları çekici kılmak için senaryolar, “tablolar” hazırlamaktadır. Büyük kentlerin toplumsal hayatının merkezinde, kadın cinsini hem köle hem fahişe kılan bu uygulama, “esirler loncası”, “bedesten”, “esir ticareti kanunnameleri” gibi devletin gözetim ve denetiminde kurumlar tarafından çerçevelenmiş biçimde gayet meşru biçimde toplumu bütün pisliğini kusmaktadır!

Hepimiz biliriz, Çerkes’ler Rus Çarı’nın 1860’lı yıllardaki ağır taarruzunun yarattığı zulümden (son yıllarda artık “Çerkes soykırımı” olarak anılıyor) kaçarak kitlesel olarak Osmanlı’ya sığınmışlardır. Etnik köken bakımından Çerkes olanların çeşitli bölgelere yerleştirilmesi, Osmanlı’nın diğer etnik toplulukları ile kaynaşması vb. üzerinde hep konuşulan şeylerdir. Ama çok sık konuşulmayan bir şey genç Çerkes kadınlarının Trabzon ve Samsun’da esir pazarlarında köle olarak satışa sunulduğudur! Bugün bunu veya hangi ırk ve dinden olursa kadınların sınırsız bir sömürü ve istismara sunulmasını savunacak alçak var mıdır? Bildiğimiz kadarıyla IŞİD’in (DAİŞ’in) başta Ezidi kadınlar olmak üzere kendinden saymadığı ırk ve dinlerden kadınları pazarlaması Türkiye toplumunda yaygın olarak bir utanç kaynağı olarak görülüyor. Bunu bile onaylayan bir insanlık cürufu azınlık olduğu kesindir. Ama toplumun çoğunluğunun bu kurumlaşmış fuhuş ve (adını koyalım) parayla satın alınan tecavüzü ikrahla karşıladığına güveniyoruz.

DAİŞ yapınca kötü, Osmanlı yapınca iyi olur mu?

Demek ki, her toplumun geçmişinde savunulamayacak, yüz kızartıcı, bugün en ufak bir tereddüt geçirmeksizin toptan elimizin tersiyle itmemiz gereken kurumlar vardır. Demek ki, “yerli ve milli” olanı gözü kara, tereddütsüz, toptan savunmanın insanı alçaltacağı, ulaştığı uygarlık düzeyinden düpedüz geri fırlatacağı açıktır. Demek ki, bir toplumun geçmişinde olan biten her şeyi toptan “bunlar bize atalarımızdan kalmıştır” diyerek, bunlar “yerli ve milli” diyerek sahiplenmek ahlaki ve ideolojik bir cinayettir.

Peki, alternatif ne olacak? Bu da bu dizinin üçüncü ve son yazısının konusu olsun.

Gerçek'i paylaş:

Gerçek Sayılar

Öncü İşçi

Tüm kongre belgeleri

Gençlik Bültenleri