Mirasçıların katliamı sahiplenme misyonu ya da Onur Öymen şahsında CHP'nin ırkçı portresi (Şiar Rişvanoğlu - 18-11-2009)

Bizim açımızdan hiç de şaşırtıcı olmayan, hatta gerçeği göstermesi açısından çok anlamlı olan bu korkunç konuşmayı "tarihi" yapan, CHP'nin aslında ırkçı, şoven teorinin telif hakkı kendilerinde bulunan  bu topraklardaki  en kanlı pratiklerini   2009 yılında hâlâ sahiplendiğini alenen ilân etmesidir. Nitekim aradan geçen 5 gün boyunca bütün Türkiye'de onlarca protesto eylemi yapılmasına karşın (kuşkusuz bunun en güzelini Dersimliler sokaklara Öymen'in Hitler bıyıklı, "aranıyor" damgalı afişini asarak yapmıştır) 16 Kasım itibarıyle CHP genel merkezi Öymen'i sahiplenen açıklamasıyla tartışmaya kendi cephelerinden noktayı koymuş oldu. Bu aleni deklarasyonu, ardından gelen desteği ve bunun tarihsel anlamını, sol adına CHP'den hâlâ umut bekleyenlerin, bu açıklamaya tepki vermekte bile gecikecek kadar CHP ile dirsek temasındaki "celladına aşık" bazı Alevilerin,  sosyalist cephede görünüp de son seçimlerde (29 Mart 2009 yerel seçimleri) açık ya da gizli, ulusal ya da yerel düzeyde CHP'ye ve onun adaylarına destek olmuş olanların dikkatlice okuması gerekiyor.

Bizim açımızdan şaşırtıcı değil, zira Öymen ve diğer CHP'liler son derece vefakâr bir biçimde mirasçıları oldukları kendi parti büyüklerinin bizzat yapmış olduğu bir katliamı savunarak misyonunu yerine getiriyor. Bundan daha doğal ne olabilir ki? Üstelik aynı CHP, bombalarıyla, silahlarıyla, darbe belgeleriyle ayan beyan ortada olan, devrimcileri, Kürt halkının evlatlarını asit kuyularına atan Ergenekon terör örgütünün avukatlığına soyunmuş bir parti.

Şeyh Said (Şex Said) ve Dersim:  CHP'nin Şiddet Ve İmha İle İmtihanı!

İmha ve şiddetin tarihini hatırlamak adına önce Şeyh Said İsyanı'ndan başlayalım.

Şeyh Said 19.yüzyılda başlayan ve en bilinenleri olarak; Baban Aşireti İsyanı, Rewanduz İsyanı, Bedirxan İsyanı, Yezdan Şer İsyanı ve Şeyh Ubeydullah Nehrî  İsyanı'nı sıralayabileceğimiz isyanların  20.yüzyıldaki en büyüğü olacaktı. Bu isyanların arka planında ise 22 Nisan 1898'de Kahire'de tarihin ilk Kürt gazetesi olan "Kürdistan"'ın  Miqdat Bedirxan tarafından yayınlanması ve ilk Kürt örgütü Kürdistan Azm-i Kavi Cemiyeti'nin  (Kürdistan Güçlü İrade Topluluğu/Derneği-1900) kurulması ile başlayan Kürt aydınlanması vardı.

Şeyh Said İsyanı, 1914 Bitlis ve 1920 Koçgiri İsyanları'nın ardından gelen irili ufaklı biz dizi isyandan sonra en yaygın ve kitlesel olanıdır.  29 Ekim 1923'de cumhuriyetin ilanı ile birlikte Kürt aydınlarında yeni bir hareketlenme ve buna bağlı olarak örgütlenme süreci başladı. Büyük ve söz sahibi aşiret reisleri ve şeyhlerin, Hamidiye alaylarından yetişmiş subayların da içinde bulunduğu bu örgütlenmenin öncüleri ise, Cibran aşiretinden Albay Halit Bey ve Bitlis emirlerinin soyundan gelen Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey'di. Yusuf Ziya Bey'in, 1923'teki İkinci Meclis seçim çalışmalarından yararlanarak ilişki kurduğu kişiler arasında, daha sonra ayaklanmaya adını verecek olan, özellikle Diyarbakır'ın kuzeydoğusundaki Zazalar arasında çok etkili olan Şeyh Said de vardı. Gizli örgüt olarak Azadi adını alan bu grup,  ilk kongresini 1924'te yaparak "bütün Türkiye Kürdistanı ölçeğinde genel bir ayaklanmanın çıkarılmasına ve bunun için yabancı güçlerle ilişki kurulmasına" karar verdi. Mart 1924'te hilafetin kaldırılması, bu ayaklanmanın "ulusal" niteliğinden çok "dinsel" yanının ön plana çıkarılmasına malzeme olacak bir şekilde,  Azadi'nin propagandasında dini unsurlardan giderek artan ölçüde yararlanması sonucunu doğuracaktı. Ağustos 1924'te  Nasturi ayaklanmasını bastırmak üzere gönderilen alaydaki Kürt subayların Yusuf Ziya Bey'in gönderdiği şifreli bir telgrafı yanlış anlamaları üzerine gelişen olaylar sonucunda Yusuf Ziya ve Albay Halit Bey de dahil olmak üzere, önder kadroların önemli bir bölümü tutuklanmış, Şeyh Said yalnız kalmıştı. 1924 kışı başında anayurdu olan Hınıs'tan ayrılarak, Çebekçur, Palu, Lice ve Hani yörelerini kapsayan uzun bir gezi sonrasında rivayete göre  1925 kışı içerisinde Şeyh Said, Azadi'nin ikinci bir kongresini toplamayı ve burada savaş planlarını tespit edecek bir savaş konseyi oluşturmayı başarmıştı. Öngörülenden erken başlatılan ayaklanmada isyancılar 4 Şubat'ta Darhini  şehrini ele geçirerek bağımsız Kürdistan'ın başkenti ilan ederek, Diyarbakır üzerine doğru hareket ettiler. Aynı sırada, Şeyh Said'in isyan bayrağını açtığını haber alan diğer aşiretler değişik yörelerde yeni cepheler de açıyorlar, hiç değilse Murat çayı vadisinde ayaklanma genel bir nitelik kazanıyordu.

Buna Çemişkezek ve Pötürge gibi yörelerde de, doğrudan doğruya savaş konseyi tarafından örgütlenmemiş kendiliğinden ayaklanmalar eklendi. Çebekçur, Maden, Siverek, Ergani gibi kasabalar ciddi bir direnişle karşılaşılmadan ele geçirildiler. Şeyh Said'in oğlu Şeyh Ali Rıza'nın kumandasındaki aşiretler Muş ve özellikle Azadi önderlerinin tutuklu bulunduğu Bitlis'i almak üzere doğuya doğru hareket edince, bu  haberi alan vilayet yetkilileri Cibranlı Halil'le Yusuf Ziya Bey'leri hücrelerinde öldürecekti. Giderek kuzeye yayılan ayaklanma yetersiz örgütlenmeye rağmen Elazığ örneğinde olduğu gibi beklenmedik başarılar da elde edecekti.  Bu arada T.C., Fransızlarla varılan özel anlaşma sonucu, kısmen Fransız mandası altındaki Suriye topraklarından geçen Bağdat demiryolu aracılığıyla bölgeye asker taşıyordu. Net bir rakam telaffuz edilmemekle birlikte T.C. isyan dolayısıyla bölgeye 35 bin ila 200 bin arasında Türk askeri sevk edecek, isyanın bastırılması sırasında yine tahminlere göre T.C. ordusu  bütün Kurtuluş Savaşı sırasında verdiğinden çok daha fazla kayıp  verecekti.

Şeyh Said İsyanı,  Kürdistan tarihinin hiç şüphe yaratmayacak biçimde en yaygın ve en görkemli isyanıdır. Ancak yukarıda kısaca ifade edildiği gibi, gerek önderinin "şeyh" kimliği, gerek isyanın gerçekten de dinsel amaçlarının bulunması, gerekse T.C. ve egemenlerde yarattığı olağanüstü korku,  onun ana şiarı olan "ulusal özgürlük" talebinin arka plana itilmesine, bütünüyle din odaklı, gerici bir isyan olarak yansıtılmasına yol açacaktı.

İsyancılar Diyarbakır kuşatmasını kaldırmak zorunda kalacak, bunun üzerine  Türk ordusu ile aşiret orduları arasında yaşanan meydan savaşları sonucunda, Kürt birlikleri   korkunç ve son derece kanlı bir  yenilgiye uğratılacak, Şeyh Said ve 47 arkadaşı Haziran'da yargılanarak Eylül'de asılacaktı. İşin ironik tarafı Şeyh Said ve arkadaşlarının idam hükmünü veren İstiklal Mahkemesi'nin etkili üyelerinden Ali Saip (Ursavaş)  1920'den, öldüğü yıl olan 1940'a kadar Urfa ve Adana'dan milletvekilliği yapmış bir Kürttü. Ali Saip'in acımasızlığını, 1920-50 yılları arasında Van milletvekilliği  yapmış bir Şeyh olan İbrahim Arvas anılarında şöyle anlatıyor:

"Ne kadar baba oğul mahkumlar varsa, evvela babasının gözü önünde, oğlunu astırır, sonra babayı asardı. Bu hususta babanın feryadı figanları zerre kadar kalbine tesir etmezdi"[1]

Şeyh Said İsyanı'nda  zor ve imhanın şiddetine  muhalefet eden dönemin Başbakanı Fethi Bey (Okyar),  daha sonraki yıllarda kendisinin "vatan hainlerine şiddetten imtina ettiğini" ileri sürüp istifa ettiklerinde Adalet Bakanı Bozkurt'u ve İçişleri Bakanı Recep Peker'i[2]  TBMM kürsüsünden şu sözlerle suçlayacaktı:

"Yazık ki, idaresizliği ile Kürdistan meselesini çıkaran bir insan burada beni tenkit ediyor. Aldığımız tedbirler kâfidir. Lüzumsuz şiddetlerle ben elimi kana bulayamam."[3] (Vurgular bana ait-Ş.R)

Kemalist kadroda bulunan vicdan sahibi insanlardan biri olan Okyar'ı bile çileden çıkaran bu şiddet anlayışının ardındaki mantığı, 30'larda doruğa çıkacak olan faşist teorinin Türkiye'deki ilk ve "kayda değer" isimlerinden olan Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un şu sözleri çok veciz ifade eder:

"...Saf Türk olmayan hiç kimsenin bu ülkede hiçbir hakkı yoktur; onlar sadece ve sadece hizmetçi ve köle olma hakkına sahiptirler. Bu gerçeği dost, düşman, herkes dağlar bile bilmek zorundadır. "[4]

Okyar'ın açıklamasının hemen ardından M. Kemal tarafından istifa etmek zorunda bırakılan Fethi Bey'in yerine yine ironik bir biçimde kendisi de Malatyalı bir Kürt olan İsmet İnönü başbakanlığa atanacaktı.  Sınırsız imha ve şiddet politikalarının, "silah arkadaşı" M. Kemal ile birlikte ikinci derecedeki mimarı, ileriki yılların "milli şef"'inin başbakanlığı ise, M. Kemal ile sert bir tartışmanın ardından görevden alındığı 1937'ye dek sürecekti. Hem İnönü'nün ırkçılıkta Bozkurt'u aratmadığını somut olarak kavramak, hem de dönemin fotoğrafını daha netleştirmek için iki önemli alıntıyı aktaralım. İlki bir gazete demeci:

 "Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırki bir takım haklar isteyebilir.   Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur."[5] (Vurgular bana ait-Ş.R.)

İkincisi ise 22 Nisan 1925 günü Türk Ocakları'nda yaptığı konuşmadan:

 "Biz açıkça milliyetçiyiz. Milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir. Türk çoğunluğunun yanında diğer unsurların hiç bir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Vatana hizmet etmek isteyenlerden her şeyden önce Türk ve Türkçü olmalarını istiyoruz."[6]  (Vurgular bana ait-Ş.R.)

Bu öfke kusan, ırkçı sözleri sarf etmesinden, sadece bir sene önce 1923'te Lozan görüşmelerinde hem de her fırsatta özellikle "Türklerin ve Kürtlerin temsilcisi olarak katıldığını" vurgulamış olan İnönü'nün ilk icraatları ise,  Takrir-i Sükûn Yasası'nı çıkarmak ve İstiklal Mahkemeleri'ni kurmak olacaktı. Bu yasa sadece Kürtleri değil,  tüm komünistleri, sendika önderleri başta olmak üzere bütün işçileri, azınlıkları, dincileri, dönemin politikalarına muhalefet eden herkesi hedef alıyordu. Geçerken hatırlatalım ki yasanın önemli özelliklerinden biri de 1908 Jön Türk Devrimi'nden başlayarak o güne kadar kutlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı'nın yasaklamasıydı.[7]

Şeyh Said ve arkadaşlarının idam edilmesi  isyanı bitirmeyecek,  çete savaşlarıyla sürdürülen ayaklanma, sınırları giderek daha genişleyen bir bölgeye yayılacak, isyanlar Siirt, Nusaybin, Ağrı, Bitlis, Eruh, Van, Hınıs ve Bitlis'te devam edecekti. Devamında ise Takrir-i Sükûn Yasası ve Şark Islahat Planı  ile  Türkleştirme uygulamaları giderek daha acımasızlaşan  şiddet  önlemlerine başvuracaktı.

24 Eylül 1925 tarihli "Şark Islahat Planı", Kemalist cumhuriyetin bütün bir Kürdistan politikasının neredeyse "manifesto"su olarak adlandırılmayı hak etmektedir. İmhanın ve asimilasyonun her türlü biçiminin kurumsallaşması anlamına gelen bu planın anılmayı hak eden düzenlemeleri ise  şunlardır:[8]

*    Yugoslavya'dan gelen Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya'dan, Rize, Trabzon ve Erzurum çevresinden getirilecek Türkmenlerin bölgedeki (Kürdistan'daki) büyük bir havzaya   yerleştirilmesi.

*     Van ile Midyat arasındaki hattın batısında kalan ve hemen hemen  tamamı  boşaltılmış olan Ermeni arazilerine Türklerin yerleştirilmesi. Kürtlere kiraya dahi verilmemesi.[9] 

*  10 senelik bir programla Yugoslavya, Bulgaristan, Kafkasya ve Azerbaycan'dan  getirilmesi planlanan beş yüz bin nüfusun nakli için yıllık 5 milyon lira tahsis edilmesi.

*        İsyanlara karışan köylüler için isyan zararları bahane edilerek ek vergi konulması.

*        İsyanlara karışan köylülerin, ailelerinin ve akrabalarının  Batı'ya sürgünü.

*  İsyan bölgesindeki memuriyetlere, tali düzeyde bile olsa Kürt olanların kesinlikle atanmaması.

*       Bölgedeki tüm memur ve askerlere % 75 oranında zam yapılması.  

*     Bölgeye (Özellikle Dersim'e) Türk Ocakları ve yatılı okullar, "mükemmel" (planda aynen böyle geçmektedir-Ş.R.-) kız okulları açılması.

*    Fırat'ın batısında Kürtçe konuşmanın kesinlikle yasaklanması, özellikle kadınların Türkçe  konuşmaya teşvik edilmesi.

         *     Kürt bölgelerinde hızlı bir şekilde karakol, askeriye ve sınır karakollarının inşa edilmesi ve aralarında iletişim ağının kurulması.

         *     Kürt bölgelerine yabancı şahıs ve kuruluşların hükümetin izni olmaksızın girememesi.

      (Vurgular bana ait-Ş.R.)

 Burada çarpıcı olan, ayrıntı düzeyinde bir dizi "sorun"un egemen cephe tarafından çok erken bir dönemde teşhis edilmiş ve ulaşımdan kadınların durumuna, vergiden bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi için ödenek tahsisine kadar, sosyal ve ekonomik nitelikli, uzun erimli, profesyonel "çözüm"ler önerilmiş olmasıdır. Dönemin ruhunu en iyi yansıtan bir diğer belge ise, 1934 yılında zorunlu iskânı daha da genişleten "2510 Sayılı İskân Kanunu"nun gerekçesidir. Bu kanun çıtayı biraz daha yükselterek, geleneksel Kürt ailesini dağıtmak için "evli çocukların ve evli torunların ayrı yerlere yerleştirilmesi" gibi yeni bir önlem getiriyordu.[10] Kanunun gerekçesi aynen şöyledir:

"Türk bayrağına gönül bağlamamış iken Türk yurttaşlığını, kanunun ona verdiği her türlü hakları kullanmakta olanları Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunun içindir ki bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını bu kanun göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletinde, Türküm diyen herkesin bu Türklüğü devlet için belli ve açık olmalıdır.[11] (Vurgular bana ait-Ş.R.)

Genel olarak asimilasyonun, özel olarak ise onun yoğunlaşmış yöntemlerinden zorunlu iskân, göç, sürgün politikalarının Kürt kadınında çok daha özel, derin tahribatlara yol açtığını bu yazının sınırlarını aşmamak adına sadece sonuçlarına vurgu yaparak geçmek istiyorum. Bunlar ana başlıklarla şöyledir: mekân değişimi, köklerinden koparılma, yeni yerlere uyum/entegrasyon sürecinin sıkıntıları, sürgün topluluklarında kadınların üzerindeki iş yükünün ağırlaşması, yeni mekânlarda işsizlik, ekonomik kıstırılmışlık gibi sorunların yanında, yalnızlık, eziklik, "öteki"lik  travması yaşayan erkeğin,  yaşadığı basıncı doğrudan en yakınındaki (eş, anne, kızkardeş) kadına yansıtması.

Şiddetin Arka Planı: Dünyada ve Türkiye'de Faşizmin Yükselişi

Kuşkusuz ki T.C. egemenlerinin bu uygulamaları münferit ya da dar anlamda "ulusal" bir akım olarak kabul edilemez. Zira 30'ların başından itibaren Almanya'da Hitler, İtalya'da Mussolini'nin önderliğinde faşizm ciddi bir yükseliş içindeydi. Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak Batı kapitalizmiyle bağını güçlendirmeye çalışan ve "muasır medeniyet" seviyesini temel düstur edinmiş olan Kemalist kadro, faşizmin yükseliş döneminde, bu neredeyse obsesyon haline gelmiş düsturunu "en yüksek aşamaya" çıkararak paralel biçimde Hitlervari tez ve çalışmalara girişecek, kendi özgün faşizm anlayışını temellendirecekti. Bu temellendirme girişimi teorisyenleri "Tek devlet, tek ulus, tek kültür, tek lider, tek doktrin, tek parti"  ilkesine uygun bir biçimde arkeoloji, filoloji, etnografya, etnoloji, öjenik ve antropoloji gibi "bilimsel" disiplinlerin yardımıyla tek ırk yaratmaya yöneltti.[12] 

İlk olarak, dönemin   "simyacı" bilim adamları Yusuf Akçura, Afet İnan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Samih Rıfat, Sadri Maksudi Arsal, Reşit Galip, ve Şemseddin Günaltay'a ısmarlanan ve  "dünya yüzündeki tüm medeniyetlerin yaratıcısının Türkler" olduğunu "ispatlayan"  Türk Tarih Tezi geldi. Bu pek muasır "bilimsel" tez  şöyle özetleniyordu:

"Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türklerdir. Mezopotamya'da İran'da milattan en aşağı 7000 sene evvel beşeriyetin ilk medeniyetini kuran ve beşeriyete ilk tarih devrini açan; Sümer, Akat ve Alam isimleri verilmekte olan Türklerdir. Mısır'da deltanın otokton sakinleri ve Mısır medeniyetinin kurucusu olan Türklerdir.(...) "Grek namını alan Doryenlerin, Anadolu'nun otokton ahalisi, ilk ve hakiki sahipleri, atarlı Eti'leri başlarında olan Türklerdir.(...) Girit'te ve Aka ellerinde, bugünün medeniyetine esas olan medeniyeti kurmuş olanlar Avrupa'lı veya Hint-Avrupalı veya Grekler değildir. Bunlar Sami de hiç değildir.(...) Latin medeniyetinin esasını kuranlar Etrüsk denilen Türklerdir." [13]

Hemen ardından 1936 yılında ise, "Avrupa'dan Afrika'ya, hatta Amerika'ya kadar tüm kültür dillerinin de kök dil olarak Türkçe'den türemiş olduğunu" tüm dünyaya ilan eden Güneş-Dil Teorisi yaratıldı.[14] Yaratılan  bu dünya mizah tarihine geçebilecek nitelikteki teorilere, "pratik" için kan donduracak cinsten bir öneri ise  Prof. Dr. Mazhar Osman (Uzman)'dan geliyordu:

"Birçok cepheden yapıya muhtaç vatanı da soyu bozuklarla doldurmak, darülacezeler, timarhane ve hapishaneler için nesil yetiştirmek te hiç şayanı temenni değildir. Onun için sağlamları çoğaltmağa teşvik ve mecbur etmeliyiz, çürüklere de sen yetersin, senden nesle lüzum yok demeliyiz."[15] (Yazım hataları metnin aslında vardır-Ş.R.-)

Bu süreçte teorilerin sadece sözde kalmadığını görmek açısından özel olarak anılması gereken bir gelişme de, 1936 yılında Türk Tarih Tezi'nin mucitlerinden Afet İnan'ın M. Kemal'in emriyle yapmış olduğu 64 bin kişilik bir anket çalışmasıdır.

Yapıldığı anda faşizmin emrindeki bilim tarihi müzesinde en seçkin yerini almış olan bu çalışmada Başbakanlık, Milli Güvenlik Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Eğitim Bakanlığı'nın desteği alınmış, ölçümleri sivil ve askeri doktorlar, sıhhiye memurları, beden eğitimi öğretmenlerince yapılmış,  askerler de  "gönüllü" denek olarak katılmıştır.

Çalışmada kullanılan yöntemler ise Hitler'in "arî ırk" tezinde kullanılan yöntemlerdi: Yaşayan insanların başının ölçümü (sefalometri), kurukafanın ölçülmesi (kraniyometri), insanın bedensel özelliklerinin ölçülmesi (antropometri), kafatasından karakter teşhisi (freneloji), saç tiplerinin, boy ve bacak uzunluğunun, kafa şeklinin ve beyin ağırlığının ölçülmesi, yüz, göz, çene ve burun indekslerinin hesaplanması.[16]

Bu ırkçı politika ve estirilen "sahibinin sesi" Türk motifli faşizm rüzgârı, sadece ülkedeki Kürtlerin varlığını tamamen yadsımakla kalmayıp, Anadolu'daki Ermeni, Rum, Yahudi, Yezidi diğer bütün antik etnisitelerin, ama özellikle Kürtlerin ırksal anlamda Türk olduğunu sistematik biçimde hatırlatmakla kalmayıp toplumun hafızasına kazıyacaktı.

Askeri alanda militarist aygıtın ve para-militer örgütlerin coğrafyada yerleşik kılınması, politik alanda ise münhasıran Kürtlüğün dil, folklor, kimlik, kültür...her açıdan dışavuru­munu yasaklayan teori /perspektif o dönem için en kanlı çıkışını ise Dersim'de yapacaktı.

Şiddetin Dozajı  Ve "Bölücülüğün"  Esas Kaynağı

Bütün bu süreçte Türk ordusunun yaptığı büyük saldırının acımasızlığına ve sonuçlarına ilişkin yeterince bilgi almaya yetebilecek nitelikte  iki alıntı yapacağız.

Birincisi; bir gazete haberi. Haber 16 temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Yusuf Mahzar imzasıyla yayınlanır: 

"Eşkiyaya iltica eden köyler, tamamen yakılmaktadır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk'ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15000 kadardır. Zilan deresi ağzına kadar ceset dolmuştur."  (Vurgular bana ait-Ş.R)

İkincisi; dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın , 18 Eylül 1930'da Başbakanlığa sunduğu rapordan:

"Erzincan ilindeki incelemelerim sırasında ekomomiyi  önemli surette zarara sokan ve bu il dahilindeki asayişsizliğin en önemli amillerinden olan Aşkirik, Gürk, Dağbey, Haryi köylerinin tedip ve tenkiline zorunluluk gördüm. (...) bu bölgede çok şımarık bir durum almış olan bütün Kürt köylerine bir etki yapmak ve devlet nüfuzunu hakim kılmak için Erzincan'a nakledilecek  bir hava kıtası ile bu köyleri tahrip etmenin uygun olacağı düşüncesindeyim"[17] (Vurgular bana ait-Ş.R)

Devlet kaynaklı yoğun fiziki şiddet, yasal alanda da  adım adım yükseltilen şiddet ve  tehdit  dalgasıyla  sürdürülecekti. Bu "yasal şiddet ve terör"e ilişkin en çarpıcı örnek ise  1930 tarihli ,  "1850 Sayılı Yasa"dır. Yasanın birinci   maddesini  dokunmadan  aktarıyorum:

"20 haziran 1930'dan 10 aralık 1930'a kadar devlet ya da vilayet temsilcileri, askeri ya da sivil yetkililer, jandarma ya da korucular, ya da üst makamlara yardım eden, ya da tek başına hareket eden siviller tarafından Erzincan vilayetindeki Pülümür ve birinci müfettişlik bölgesi dahil olmak üzere Erciş, Zilan, Ağrı Dağı ve çevreleyen bölgelerde meydana gelen isyanların takibi ve bastırılması sırasında, tek başına ya da topluca işlenen cinayetler ve diğer eylemler suç olarak görülmeyecektir." [18](Vurgular bana ait-Ş.R)

Devlet eliyle bizzat yürütülen , yukarıda örneği aktarılan sistematik şiddet bir yana "katliam"a yardım eden, ya da bağımsız olarak ayrı katliam gerçekleştiren "sivil"  katillerin  bu denli açık korumasını, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında Nazi subaylarını  kollamaya çalışan Vatikan bile başaramayacaktı!   

Ve bu ülkede direnişçileri, özgürlük savaşçılarını "bölücülük"le suçlayan devletin en önemli "bölücü" belgelerinden biri: T.C.'nin 1932 yılında  o güne kadarki zorunlu göç ve iskân uygulamalarını daha da genelleştirip, kurumlaştırmak için çıkarmış olduğu korkunç yasa. Bu yasaya göre bütün T.C. toprakları dört mıntıkaya ayrılıyordu:

                  "1 Numaralı mıntıka Türk kültürüne mensup nüfusun yoğun olduğu bölgeler;

                   2 Numaralı mıntıka Türk kültürü içinde asimile edilebilecek yerler;

                   3 Numaralı mıntıka Türk kültürüne mensup muhacirlerin (...) serbestçe yerleşebileceği yerler;

                  4 Numaralı mıntıka sıhhi, maddi, harsi, siyasi, askeri, inzibati sebeplerle boşaltılması  şart, açıkça iskan ve ikametin yasak olduğu yerler"

olarak tanımlanıyordu. 4 numaralı mıntıka ise münhasıran Dersim'i tarif ediyordu.[19]                     

Son Büyük Katliam: Dersim...

                                                        "Li ser vê riya dejwar"         "Bu güç yolda

                                           Min jîke pir hewar               Ben de imdat(hewar) diye çok bağırdım

                                           Da ji bo  we jî rojekê           Bir gün sizin de,

                                           Dunya bibe gûl nihar"       Gül dolu dünyanız olsun diye"

                                                                                                                -Nûrî Dêrsimî-

Kızılbaş Kürtlerin memleketi Dersim ve bölgesi Osmanlı'dan beri egemenlerin özel olarak düşmanlık güttüğü ve özel uygulamalara lâyık görülen bir coğrafya olmuştur. Bunun esas nedeni diğer Kürt isyanlarının da temel kaynağı olan özerk yaşama isteği olmakla birlikte bir de özel olarak devlete asker ve vergi vermemekte ısrar etmesi idi. Dolayısıyla o bölge halkına artık tamamen "haddini bildirmek" cumhuriyet egemenlerinin gurur meselesi haline gelmişti. Bu kararlılığı Tanju Cılızoğlu hazırladığı ve Bilgi Yayınları'ndan çıkan "Çağlayangil'in Anıları- Kader Bizi Una Değil, Üne İtti" kitabında (sayfa 72-73)  o dönemde Malatya Emniyet Müdürü olan, sonradan Demirel hükümetlerinde İçişleri ve Dışişleri Bakanlığı yapmış olan İhsan Sabri Çağlayangil'in kendisinden şöyle aktarıyor:

"...İşte bu olay, Dersim İsyanı'nın başlamasıdır. Atatürk olayla ilgileniyor ve ilgililere kesin talimat veriyor: ‘Bu meseleyi kökünden hallediniz.'"

T.C. hükümetinin 1936'da aldığı Dersim yakınlarına yeni garnizonlar kurma kararı, Kürt aşiretleri arasında büyük bir tepki yarattı. Kürdistan'ın en sıra dışı önderlerinden, örgütçülüğünün yanında cesareti ve mütevaziliği ile halk ve aşiret önderleri arasına çok büyük etki sahibi olan Seyyid Rıza, bölgede askeri garnizon istemeyen aşiretlerin temsilcisi olarak, bu kararın geri alınması için  General Abdullah Alpdoğan'la   bir görüşme yaptı, ancak bu  görüşmede anlaşma sağlanamayınca,  geri dönüp bu gelişmeyi diğer aşiret liderlerine aktardı. Görüşmelerin devam edeceği beklentisine rağmen General Alpdoğan bir genelge yayınlayarak "bütün Kürt aşiretlerinden 200 bin silah toplamalarını" istemiş, hemen ardından da yerel garnizonlar yapımına başlanması üzerine bölge halkı bazı şantiyeleri basarak nöbetçilerin silahlarına el koymuştur. Seyyid Rıza, General Alpdoğan'dan "genelgesini iptal etmesini ve Kürt halkının ulusal haklarını güvence altına alan yeni bir bölgesel yönetimin oluşturulmasını" istedi. Bu talebe verilen cevap bölgeye toplam 50.000'in üzerinde insan gücüne sahip üç Kolordu'yu bölgede konuşlandırarak, Dersim'i kuşatmaya almak oldu. Şiddetli çatışmalar başlamış, ancak hükümet büyük saldırı için  1937  ilkbaharını beklemişti.  Pilotlarının başında , "ilk Türk Kadın Pilotu",  Mustafa Kemal'in manevi kızı Sabiha Gökçen'in de bulunduğu hava kuvvetlerinin dağ, taş, köy mezra demeden yaptığı   bombardımana, karadan da kimyasal silahlar ve top mermileri  eşlik edecekti. [20]

Bu çatışmalar sürerken Elazığ'a arabuluculuk için giden Seyyid Rıza'nın oğlu Bra İbrahim dönüşte İstihbarat Şefi Binbaşı Şevket'in adamları tarafından öldürülecekti. Oğlunu öldürenlerin kendisine teslim edilmesini isteyen Seyyid Rıza'nın bu talebi  reddedilecek, bunun üzerine de çatışmalar yeniden başlayacaktı. Eylül 1937'de ise hükümet yetkilileriyle görüşmek üzere Erzincan'a giden Seyyid Rıza tutuklanacak, sorgusu sırasında, kendisine Seyyid Rıza olup olmadığını soran  Genel Müfettiş İzzettin Paşa'ya  söylediği şu sözler ise tarihe geçecekti: "Ben Dersim'li Rızo'yum, Dersim'de her meşe altında ve her dağ başında binlerce Rızo vardır. Şu halde siz hangi Seyyid Rıza'yı soruyorsunuz?" [21]

   18 Kasım 1937'de, sadece 14 gün süren yargılama sonucunda  aralarında oğlunun ve kardeşinin de bulunduğu toplam 11 kişi Elazığ'ın Buğday meydanında asılacak, daha sonra da cesetleri Elazığ sokaklarında halka teşhir edildikten sonra da, bugün hâlâ  "güncel" olan  bir yöntemle    yakılacaktı.

Dersim Katliamı'ndaki şiddetin örgütlü ve sistematik işleyişi ile boyutlarını kavramak açısından 1937 yılında Genelkurmay tarafından, Genelkurmay'ın kendi ifadesi ile "kayıt altında yüz tane" basılmış olan Dersim adlı kitap her satırı ile dikkate değerdir.[22] Kitabın "Dersim'in Islahı Esasları" başlıklı bölümünde üç yıllık bir program çıkarılmış ve  "Birinci yıl yapılması gereken işler"  sayılırken, "Dağınık İskânın Yasaklanması"  şöyle açıklanmıştır : "Mün­ferit binalar birer eşkıya yatağı olduğundan bu konuda alınması düşünülen önlemler de en az diğerleri kadar şarttır." Alınması düşünülen ve sonraları gerçekten de alınan, süreç içinde bir "Kürdistan klasiği" haline gelmiş olan, bugün bile kullanılan önlemlerin en çarpıcısı şudur:

"... Askeri harekat esnasında münferit evlerin yakıl­ması lazımdır. Geçit ve boğazlarda bulunan köylerin yıkılması ve bu kişilerin hükümet mürakebesine (denetimine-Ş.R.)  yakın köylere (bunu "stratejik açıdan önemli köylere" olarak okuyunuz-Ş.R.-) na­killeri, sarp yerlerde inşa edilen köylerin de aynı suretle yı­kılması ve nakilleri faidelidir." (Vurgular bana ait-Ş.R.-)

Tarif edilen "köylerin nasıl yakılıp yıkılacağı" konusu da rastlantıya bırakılmamış, aynı dönemde askerlerin işini kolaylaştırmak için ayrıca özel kitapçıklar dağıtılmıştır.[23] Askerlere dağıtılan "Tunceli Bölgesinde Yapılan Eşkıya Takibi Hareketleri, Köy Arama ve Silah Toplama İşleri Hakkında Kılavuz" isimli kitapçıkta "evlerin nasıl yakılacağı" ayrıntılı olarak anlatılıyor­, eğitimli askerler de kendilerine verilen görevi harfiyen ve "layıkıyla" her seferinde yapıyordu.[24] Kitapçığın  "Köyde Eşkiya Araması"  başlıklı bölümü­nün ilk üç maddesinde köye nasıl yaklaşılacağı ve etrafı­nın nasıl sarılacağı anlatıldıktan sonra diğer maddelerde şu "çok önemli bilgilere" yer verilmektedir:

4- Yukarıdaki tertibat ile köy halkı toparlanır ve dışarıdaki birlik komutanının yanına getirilir. Köyün büyüklerinden birkaç kişi rehin olarak tutulur. Ondan sonra etraftaki mühim noktalar emniyet kuvvetleri ile tutulmaya devam edilerek köy taranır. Bu esnada bir-iki makinelı tüfek yüksek damlardan mevziye sokulabilir.

5- Bir dam (bina, ev, ahır) içinde sığınıp mukavemet eden eşkiyayı imha için yakından kuşatılmalı pencere ve bacadan bomba atılmalıdır. Müfreze, yanında top varsa as­kere ateş eden köy top ile tahrip edilir. ( az isabetli atış ile) (Bunu da " top mermileri isabetli kullanılsın" olarak okumak gerek-Ş.R.-)

6- Silah atan köy (kuşatan birlikler emniyet ödevleri­ne devam etmek suretiyle) yakılmalıdır.

 7-  Damlar taş ve topraktan ibaret olup, yalnız tavan ve direkleri ve ağaç dalları vardır. Bunları yakmak güçtür. Ancak dam üstünden bir kısım toprak atılarak ağaçlar meydana çıkarılır. Toplanacak odun ve çalılar burada ya­kılmak suretiyle bina ateşe verilir. Oda kapısından içeriye odun yığarak ateşleme sureti ile genişletilir.  (Vurguların tamamı  bana ait-Ş.R.-)

Kılavuz'un "silah toplama" bölümü ise şu tavsiyeler ile noktayı koyuyor:

"Silah teslimine mecbur etmek için kadın ve çocukların toplanarak hükümete teslim edileceğini söylemek çok kere iyi netice verir. Bu gibilerin damlarını yakmak faydalıdır."   (Yazım hataları metnin  aslında, vurgular bana ait.-Ş.R.-)

Türk egemenlerinin yukarıda sayılan "yıkma", "yakma", "top ile tahrip etme"  yöntemlerinden daha etkili ve radikal çözüm getiren yöntemler kullanma konusunda ciddiye alınması gereken bir suç ve katliam sicili olduğunun en önemli kanıtı Fevzi Çakmak'ın 18 Eylül 1930 tarihli raporudur. Bu rapor, daha sonra Genelkurmay tarafından kabul edilerek, "Mücadele Programı" niteliğinde kullanılmıştır. Raporun 2. maddesi şöyledir:

   "...Çok şımarık bir durum almış tüm Kürt köylerine bir etki yapmak ve devlet nüfuzunu hakim kılmak için Erzincan'a nakledilecek bir hava kıtası ile bu köyleri tahrip etmenin uygun olacağı kanaatindeyim."[25] (Vurgular bana ait.-Ş.R.)

Lütfen dikkat! "Hava kıtası ile tahribi uygun olan" yer, "dağ, taş, mağara" değil, "insansız bir bölge" değil, hadi silahlı Kürtlerin yaşadığı bir yer olsun(!), o da değil! "Sivil" ve  "silahsız" insanı ile, hayvanı ile, evi, bahçesi, çocuğu, kadını, yaşlısı ile köy de değil, köyler! Şiddet ve imhada emperyalist ustalarından dersini iyi almış olan T.C. egemenleri, aynı performansı ve dönemi karakterize eden ifadeler ile "iskân, tedip, tenkil, sürgün" başta olmak üzere,  30'lara ve ‘40'lara damgasını vuracak her türlü hukuki, idari ve fiili inkâr ve asimilasyon politikalarında da gösterecekti. Bu performansın belli başlı kökenleri/dayanaklarını tekrar hatırlatmak gerekirse ; 1923 tarihli İzale-i Şekavet (Eşkıyalığın Önlenmesi) Yasası, 1925 tarihli Takrir-i Sükun (Huzurun Sağlanması) Yasası ile başlayan, 1936'da Tunceli Yasası ile, 1925 ve 1937 tarihli İskân Yasaları, 1932 tarihli Nüfus Kanunu, 1934 tarihli Soyadı Kanunu[26] , İstiklâl Mahkemeleri ve benzer nitelikteki bir dizi yasa, sayısız yönetmelik, Türk Ocakları'nın, Halkevlerinin, Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşu ve Şark İslahat Planı ve Genel Müfettişliklerin Tesisi gibi özel rapor, plan ve düzenlemelerdir. Bunlara bir taraftan da, Kürt isyanlarının ulusal özelliklerini yok sayarak, Şeyh Said örneğinde olduğu gibi dinsel yanını işaret ederek ""gerici", "yobaz", Kürt önderlerinin politik kimliğini hiçe sayarak "ağa", "bey", "mir" sıfatlarından yola çıkarak "feodal", "ilkel" yaftası yapıştırma ve nihayet Kürtler arasındaki mezhepsel farklılığı (Alevi-Sünni) her fırsatta kışkırtma girişimleri de eşlik ediyordu.

Devletin deyim yerindeyse uykularını kaçıran Dersim'de olası yeni isyanlara hazırlık anlamında 1930 yılında Jandarma Genel Komutanlığı'nın Büyük Erkânı Harbiye'ye sunduğu raporda önerilen tedbirler gelecekteki politikalara yol gösterici nitelikte olması vasfıyle  son derece çarpıcıdır:[27]

  • A. Asayiş için bir dağ livası bulundurulması,
  • B. İcap eden yerlerde blok havuzlar yapılması,
  • C. İdari teşkilatı yeniden tanzim ve ıslah,
  • D. Yerli memurların kâmilen çıkarılması, Dersime en iyi memurların tayini,
  • E. Yüksek idare memurlarına adeta koloni idarelerindeki salâhiyetin verilmesi,
  • F. Propagandaya kuvvet verilmesi ve Türklüğün telkini,
  • G. Kürtçe yerine Türk dilinin ikamesi için ilmi ve idari tedbirlerin alınması(Büyük kız çocuklarının okudulması) (Yazım hatası belgenin orijinalinde yer almaktadır-Ş.R.-)

Uzun tespit ve verilerle dolu raporun bu maddelerin devamında gelen  sonuç kısmı ise  en hayati yeridir, lütfen dikkat! :

"Hulâsa, Dersim evvelâ koloni gibi nazarı itibara alınmalı, Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mahzar kılınmalıdır."  (Vurgular bana ait.-Ş.R.)

Bu raporda yer alan dört esaslı unsur  dikkati cezbetmektedir. Birincisi ve en önemlisi; belki de ilk kez resmi bir belgede  "koloni idaresi" kavramı kullanılmaktadır. Bilindiği gibi "koloni", "sömürge"nin frenkçesidir. Dolayısıyla devletin en azından o bölgedeki sömürgeci rolü açık ve net bir biçimde  itiraf edilmektedir. İkincisi; bu itirafla birlikte, hakkını teslim etmek gerekirse sonradan da "iyi" uygulanacak olan  "asimilasyon" itirafı gelmektedir. Üçüncüsü; görüyoruz ki bugün de  artık bölgenin  "ayrılmaz parçası" olan ve bir çok katliam ve işkence olayına imza atmış olan  özel birim "Dağ Tugayı"'nın  mazisi oldukça derinmiş. Dördüncüsü ise, son maddedeki  "Büyük kız çocuklarının okudulması"  tedbiri, "sivil örgütlerin" ve burjuva medyasının bir dönem  parlak reklamlarla  ve  envai çeşit promosyonlarla  yürüttüğü  "Baba Beni Okula Gönder" kampanyasını hatırlatmaktan öte bizzat kendisidir!

Dersim'de yaşanan vahşeti anlamak için  Çağlayangil'in  internet sitelerinde de  ses kaydı bulunan ve yıllar önce (yine tarihin ironisi!) Kemal Kılıçdaroğlu'nun yapmış olduğu söyleşide sarf ettiği sözleri okumak bile tek başına yeterli belki de:

"Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler.Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim'e girdi. Dersim böyle bitti."

Başka sorum yok sayın yargıç!

İşte Öymen'in ve CHP'nin sahip çıktığı katliam  mirası budur!

Bizim mirasımız ise idam sehpasına kendi ayağıyla tekmeyi vuran Seyyid Rıza'nın, Alişer'in, bu toprakların ( muhtemelen) ilk kadın "gerilla"sı Zarife'nin ve Dersim'de özgürlük için canını vermekten çekinmeyenlerin mirasıdır! Saflarımızı bilelim, sahip çıkalım!

19 Kasım 2009, Adana


[1] "Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi", İletişim  Yayınları, İstanbul, 1988, Cilt 6, S.1908

[2] Recep Peker'in sicilini, en iyi bir derste söylediği şu sözleri anlatır: "İnsanlık tarihi 20.yüzyıla

    açılırken Türk kanı bütün bu görüntülerin içinde temiz kalmıştı." Aktaran Ömer Ağın, Kürtler,

   Kemalizm ve TKP, Vs Yay., İst., 2006, s.132.

[3] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt 3,  Remzi Kitabevi, İst.,  1975,  s.232.

[4] Milliyet Gazetesi,  19 Eylül 1930 tarihli nüsha. Aktaran Mesut Yeğen, Müstakbel Türk'ten Sözde

   Vatandaşa, İletişim Yay., İst., s.65.

[5] Milliyet Gazetesi, 31 Ağustos 1930 tarihli nüsha. Aktaran Mesut Yeğen, Müstakbel Türk'ten Sözde

   Vatandaşa, İletişim Yay., İst., s.83.

[6] Aktaran Mustafa Yelkenli, Gelecek Gazetesi, 23 Eylül 2008 tarihli nüsha, s.8.

[7] Bilindiği gibi bu yasak tam yarım yüzyıl sürecek, 1 Mayıs daha sonra ilk kez 1976'da kutlanacaktı.

[8] Planın tamamı ve diğer uygulamalar  için bkz. Mehmet Bayrak, Kürt Sorunu ve Demokratik 

   Çözüm, Özge Yayınları,  Ankara, 1999, s.193-197, s.228-232, s.351-357.

[9] Ermeni, Rum ve diğer Hırıstiyan azınlıkların katline, malları ve arazilerinin sistemli gaspına ilişkin Bkz.

    David Gaunt, Katliamlar, Direniş, Koruyucular, Belge Yay., İst., 2007. Özellikle s.377  ve sonrası.

    Vahakhn  N.Dadrian Ermeni Soykırım Tarihi, Belge Yay., İst., 2008, s.334-342.

[10] İsmail Beşikçi, "Kürtlerin Mecburi İskânı", Komal Yay., İst., 1978, s.47.

[11] TBMM, Zabıt Ceridesi, Dönem 4, Cilt 23-24, S.8. Aktaran Mesut Yeğen, "Müstakbel Türk'ten Sözde  

    Vatandaşa", İletişim Yay., İst., s.65.

[12] Ayşe Hür, "Yusuf Halaçoğlu ve Gelenek" adlı  makale, 2 Eylül 2007 tarihli Radikal gazetesinin  

    Radikal 2 eki.

[13] Uluğ İğdemir, Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Tarih Kurumu, TTK Yay., Ankara, 1973, S.68-69. Aktaran 

    Naci Kutlay, 21.Yüzyıla Girerken Kürtler, Pêrî Yayınları, İstanbul, 2002, s.237.  

[14] Üçüncü Türk Dil Kurultayı-Tezler, Müzakere Zabıtları, 1936, s.12. Ayşe Hür,  agm.   

[15] Mazhar Osman Uzman, Öjenik, CHP Konferanslar Serisi, Ankara, 1939, s. 5. Aktaran Ömer Ağın

    age. s.129.

[16] Bu bilim parodisi tezler ve uygulamalarını ayrıntılı olarak tanımak için bkz. İsmail Beşikçi, Türk

    Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu, Yurt Yayınları, İst., 1978.

[17] E.Hallı, "Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar", Vatan Yay., İst.  1972,  s.321.

[18] "Koçgiri Halk Hareketi 1919-1921", Kolektif Çalışma, Komal yayınevi, İstanbul, 2006, S. 97

[19] "Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi", İletişim  Yayınları, İstanbul, 1988, Cilt 6, S.1913

[20] Ahmet Kahraman, "Kürt İsyanları-Tedip Ve Tenkil", Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2004, S.303

[21] "Yeni ve Yakın Çağda  Kürt Siyaset Tarihi",  SSCB Bil.Akad.Doğu Bil.Ens.-Ermenistan SSC Akad. Bil.Ens.Kürt Kom.,    Pêrî Yayınları, İstanbul, 1998, S.19

[22] Aktaran Necati Bozkurt, "Denizi Kurutmak-Dünden Bugüne Zorunlu Göç ve İskan Politikası", Belge Yay.,

  İstanbul, 2000, s.53-56.

[23] Tunceli Bölgesinde Yapılan Eşkıya Takibi Hareketleri, Köy Arama ve Silah Toplama İşleri Hakkında

   Kılavuz, Tunceli Vali ve Kumandanlığı, Elazığ Turan Matbaası, 1938.  Aktaran Zülküf Kışanak, Yitik Köyler-

  Bin Yılların Mirası Nasıl Yakıldı?,  Belge Yay., İst., 2004, s.102.

[24] Bu "yakma"ların nasıl gerçekleştiğine ve sonuçlarına ilişkin bkz. Zülküf Kışanak, age.

[25] Aktaran  Zülküf Kışanak, age. s.117.

[26]  Tahmin edilebileceği gibi bu son iki yasanın ilkiyle isim olarak  "yabancı ırk ve millet isimlerini"nin kullanılması yasaklanıyor, soyadını kapsaması için de bu yasaklara "aşiret ve bölge isimleri" ekleniyordu.

[27] "Dersim-Jandarma Genel Komutanlığı'nın Raporu-", Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, S. 183