Şili devrimine ağıt (1): “Umudu haykırıyorum”: Victor Jara

Sungur Savran Victor Jara

Manifesto

 

Sırf şarkı söylemek için değil

ne de “sesim güzel” demek içindir şarkı söylemem.

Şarkı söylüyorsam bu,

gitarın duygusu ve aklı olduğu içindir.

 

Kalbi vardır topraktan ve güvercinin kanatlarından

kutsal su gibidir, tütsüler zaferleri ve ıstırapları.

Şarkımı burada saklıyorum, Violeta’nın dediği gibi,

emekçidir gitarım, baharın kokusunu taşır.

 

Zenginlerin gitarı değildir bu

ne de ona benzer bir şey.

Şarkım bir inşaat iskelesidir

yıldızlara erişmek için.

 

Bir şarkı ki,

gerçekleri korkmadan

söyleyerek ölen kişinin 

damarlarında akan kanda bulur anlamını.

 

Ne bir anlık sitayiş dolu sözler

ne dünyaca meşhur olmak.

Hayır, bir pazaryerinin şarkısı

yeryüzünün öteki ucuna kadar uzanan.

 

Her şeyin ulaştığı o yerde

ve de her şeyin başladığı,

yürekli olmayı bilen şarkı

daima yeni bir şarkı olacaktır.

 

Söz ve müzik: Victor Jara

Şili halkının sevgilisi, işçinin, yoksulun, ırgatın şarkıcısı Victor Jara, darbenin ertesi günü öğretim görevlisi olarak çalıştığı Universidad Técnica de Estado’da (Devlet Teknik Üniversitesi, bizim İTÜ’nün dengi) birtakım başka öğretim üyeleriyle birlikte gözaltına alındı ve derhal, bir toplama kampı haline getirilmiş olan Ulusal Stad’a gönderildi. 12 Eylül ile 16 Eylül arasında stadda çeşitli işkenceler gördü. Parmakları tüfek dipçiğiyle kırıldıktan sonra askerler Jara’ya “haydi şimdi çal bakalım gitarını da görelim” diyerek meydan okudular. 16 Eylül’de vücuduna 44 kurşun sıkılarak öldürüldü. Daha sonra Genel Mezarlık olarak anılan bir mezarlığın yakınında, yanında Allende yönetiminin bir üst düzey bürokratı olmak üzere, cesedi sokağın ortasına fırlatıldı. Bulanlar tanıdı ve aileye haber verildi. Cenazesi gizli olarak gömüldü. Öldüğünde sadece 41 yaşındaydı.

Oysa, bir şarkısında söylediği gibi, Jara şarkı söylediğinde Şili’de milyonlar için “kelebekler uçuşur, ağustos böcekleri öter”di. 

Ortakçı ailenin çocuğu

Victor Jara’nın yüzüne biraz dikkatli baktığınızda onun “criollo” bir aileden gelmediğini hemen anlarsınız. Yani Avrupa kökenli bir “beyaz” değildir Jara. Bir “mestizo”dur. Kökeninde mutlaka bir Mapuche ya da başka “millet”ten yerlilik vardır, Avrupalı ile yerli karışımıdır. Zaten Şili’nin Antarktika’ya doğru uzanan yağmurlu güneyinde doğmuştur. Mapuche bölgesine yakın.

Köylü çocuğudur, beş çocuklu bir ailenin oğludur, baba ortakçılık yapmaktadır bir toprak sahibine, Victor da erkenden gider çapaya, ekime, hasada. Tek şansı annesinin gitar çalıp şarkı söylemesidir, bu hayatını belirlemiştir. Ama o anne Victor 15 yaşındayken ölünce dünyası altüst olmuş, geleceğin komünisti kendini bir Katolik papaz okulunda bulmuştur. Emekçi çocuklarının yolları böyle karmaşık patikalardan geçer. Ama sonra orada yapamayacağını anlayıp iki yıl sonra ayrılır.

Tiyatrocu

Müzisyen olarak dünyaca o kadar ünlenmiştir ki Jara, kimse onun tiyatro yönetmeni, oyuncusu ve eğitmeni olduğunu bilmez. Oysa ne çok oyun sahneye koymuş ve oynamıştır. Çok sofistike bir tiyatro çizgisinde üstelik: Yönetmen olarak Sofokles’in Antigone’sini, Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi’ni, hatta gözlerinize inanamayacaksınız ama, Makyavelli’nin, evet o Makyavelli, Mandragola oyununu bile sahneye koymuştur. Şili’nin 20. yüzyılda en etkili dramaturg ve oyun yazarı olan Alejandro Sieveking’in birçok oyununu sahnelemiş, ikili, Jara’nın yetişkin bir insan olarak yaşadığı yirmi yıl boyunca çok yakın dost olmuştur. Jara çeşitli üniversitelerde ve en son “Şili’nin İTÜ’sü” adını taktığımız kurumda oyunculuk dersleri vermiştir.

Ortakçı aileden tiyatro sanatında yüksek entelektüel düzeyde performansa. Küçük bir Yaşar Kemal ya da Yılmaz Güney vak’asıyla karşı karşıyayız anlaşılan. Ama tiyatro Yaşar Kemal’in röportaj gazeteciliğindeki ustalığı gibi kalmıştır her şeye rağmen Jara için. Ya da Yılmaz Güney’in hikâyeciliği, romancılığı gibi. Jara sadece Şili aydını açısından bakıldığında önemli bir tiyatrocu olabilir, ama bütün dünya için o müzisyendir, bestecidir, şarkıcıdır, “Şili yeni türküsü”nün bir numaralı sesidir.

“Nueva canción chilena” ya da “Şili yeni türküsü”

Halk Birliği’nin kurulması da seçimlerin kazanılması da “Sanayi Kuşakları” denen Sovyet benzeri yapılarda cisimleşen devrimci yükseliş de boşlukta ortaya çıkmamıştır. Şili 1960’lı yıllardan itibaren içinde çiçekler açan, “kelebekler uçan, ağustos böcekleri öten” bir toplumdur. Böyle toplumlarda sanat da müzik de yepyeni kisveler takınır, yetenekler sürer öne. Bizdeki 1960-1980 yükselişinde “Anadolu rock” akımını, devrimci dönemlerinde Timur Selçuk ve Zülfü Livaneli’yi, hatta Rahmi Saltuk gibi daha geleneksel tarzda söyleyenleri düşünün. Şili’de bu aydınlık atılımlardan biri işte bu “Şili yeni türküsü” akımıdır.

Başında hepsinin anası Violeta Parra vardır. Jara’nın yukarıda verdiğimiz “Manifesto” şarkısında “Violeta’nın dediği gibi” diye atıf yaptığı müzisyen, besteci, söz yazarı, türkücü. Kalitesini ölçmek isterseniz “Gracias a la vida” adlı bestesini dinleyin, sözlerini çevirtin, içinize çekin. Hayata nasıl bakmak gerektiğini tek bir şarkıda görün. Kimler söylemedi ki bu şarkıyı? Arjantin’in tok ama anaç sesi Mercedes Sosa, Küba’nın hermafrodit sesli müzik dâhisi Silvio Rodriguez, Amerika’nın teslim olmamış ilericisi Joan Baez ve başkaları. Violeta Parra, “yeni türkü”nün anası ama erken gitmiş, daha “yeni türkü” adı bile icat edilmeden. Ekim devriminin neredeyse günü gününe yaşıtı bu yaratıcı, 50 yaşına merdiven dayadığında intihar ediyor. Şili’nin büyük şairi Pablo Neruda haberi alınca şöyle diyor yanındakilere: İnsan olana ve kutsal olana dair şarkı söylemekten kendi iradenle sessizliğe geçmeyi seçtin, kederden başka hastalığın yokken.” Şili halkı için Violeta gidiyor ama arkasında bir kız, bir oğul iki müzisyen bırakarak. Onlara birazdan döneceğiz, Türkiye’de bizim için kıymetlidir onlar. 

Ne güzel bir sentezdir Şili yeni türküsü. And dağlarının minyatür boyuttaki sazlı çalgıları ve çobanların dağ keçileriyle iletişim için kullandığı panflütlerinin yarattığı geleneksel müzik, yeni türküde modern çağın sofistike sesleriyle ve ritmleriyle mutlu bir evlilik yaparak müthiş bir armoni yaratır. Inti-Illimani, Quilapayún gibi topluluklardan Patricio Monns ve, evet, hepsinin en sihirbazı Victor Jara’ya kadar türkücülere kadar, sayısız yetenek Şili halkına ve sonra dünyaya, evet bütün dünyaya bu müthiş müziği hediye etmiştir.

İşte bu müzisyenler arasında ikisi Violeta’nın çocuklarıdır: Isabel ve Ángel Parra. 1965’te kardeşler Peña de los Parras’ı (Parra’lar grubunu) kurmuşlardı. Jara bu toplulukta solist olarak görev yapmıştı. Darbeden üç yıl sonra, 1976’da kardeşler yanlarına Patricio Castillo’yu da alarak Türkiye’ye geldiler. İkinci TİP’in davetlisi idiler. Behice Boran konuştu. İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’nda Rahmi Saltuk’un da sahneye çıktığı bir konferans verdiler. Saltuk Şili halkının mücadele simgesi haline gelen “Venceremos” marşını Türkçe kaydetmişti. Binlerce kişi tek ağızdan söyledi bu marşı. “El pueblo unido jamás sera vencido” diye haykırıldı. Ardından İzmir. Ama sonra Ankara konseri son anda yasaklandı. Müzisyenler apar topar sınırdışı edildi. İşte 12 Mart’ın gölgesinde oluşmuş olan Milliyetçi Cephe’nin Pinochet’e katkısı da bu oldu.

O güzel müzisyenlerin hepsi, daha doğrusu cuntanın katledemedikleri, 11 Eylül sonrasında sürgüne çıktı. Dünya halkları bu sayede Şili yeni türküsünü tanıdı, ama Şili’nin kendi halkı sessizliğe gömüldü. Violeta’dan farklı olarak halk sessizliği seçmemişti. Emperyalizm ve Şili burjuvazisi halka sessizliği bir hayat tarzı olarak dayattı.

Irgatların, saban süren köylülerin, fabrika işçisi kızların, gerillaların, umudun türkücüsü

Victor Jara özeldi. Yumuşacık sesiyle, halkın içine sindirmesi kolay bir ezgi yapısıyla, hep emekçi ve yoksulun günlük hayatından yola çıkan konularıyla, daima Şili’nin ezilenlerinin sömürülenlerinin arasında idi Jara’nın müziği. Şarkılarının adlarına bakın anlarsınız: “Plegaria del labrador”- “Irgatın yakarışı”, “El Arado” – “Saban”, “Te recuerdo Amanda” – “Seni Hatırlıyorum Amanda” (sevgilisi Manuel gerillada ölen bir genç kadın işçi), “Zamba del Che”- “Che Sambası” –böyle akar gider. “Uyu küçük siyah bebek, annen pamuk tarlasında, sana yiyecek getirecek” diye başlayan şarkı, “annene ücretini ödemiyorlar” diye bitince sarsılırsınız. 

Jara, en ağır yoksulluk koşullarında umudun şairidir. “El Arado” – “Saban” şarkısında güneşin altında sabanını süren ortakçının yıllardır bunu yaptığını duyarız, “nasıl tükenmeyeyim?” sorusunu sorduğunda onunla birlikte ezik hissederiz. Ama şarkının sonuna doğru bir “öteki yıldız” girer işin içine. En yanık sesiyle gürler köylümüz: “Umudu haykırıyorum!” Yıldız demektedir ki, “asla geç değildir, güvercin uçacaktır”!

Jara ayağa kalkmış bir halkın, sesi, vicdanı, ihtiyacıdır.

Şiirsel adalet

Victor Jara’nın İngiliz bir eşi vardı: Joan Turner ya da Joan Jara. Bir bale koreografı. (Victor bir bale yapıtına da müzik yazmıştı bu arada. On parmağında on marifet!) İki de kızı vardı: Manuela ve Amanda (tanıdık geldi mi?). Bunlar üç yiğit kadın çıktılar. Bizim Cumartesi anneleri misali. Yıllarca o avukat senin, bu mahkeme benim Victor’un katilini tespit etmek için yapmadıkları kalmadı. Tabii 1990’a kadar her yer kapı duvar. 2006’da Pinochet ölene kadar da Genelkurmay Başkanlığını elinde tuttuğu için duvardan tuğla çekmek olanaksız. 

Jara’nın ölümünden 36 yıl sonra, 1973’te er olarak askerliğini yapıp daha sonra terhis olmuş olan bir kişi Jara’ya stadda yapılanlara da, kurşunlanıp cesedinin sokağa atılmasına da katıldığını itiraf edecektir. Bu kişi sonra ikrarını (muhtemelen ölüm tehdidi altında) geri çekecektir. Ama ok yaydan çıkmıştır. Birtakım yargıçlar, Joan, Manuela ve Amanda’nın avukatlarının basıncı altında meseleyi kurcalamaya başlar. Ceza davası sürecinin tıkanıklığa uğradığı yerde Joan (İngiliz olması burada avantaj olmuştur elbette) şüphelilerden ABD’ye yerleşmiş olan bir şahsa karşı Amerikan mahkemelerinde hukuk davası açar, sıkıştırmak için tazminat ister. Amerikan mahkemesi bu kişinin suçlu olduğuna karar verecek ve ağır bir tazminata hükmedecektir. Artık ok yaydan çıkmıştır. Sözde demokratik dönemin mahkemeleri (bizde sayısız örnekten birini hatırlarsak Yeşilyurt köylülerine “dışkı yedirme” olayı da sözde “demokratik” bir dönemde olmuştu ama bir türlü mahkeme kararı çıkmamıştı, hatırlayın!) artık ağabey ABD mahkemelerinde saptanan bir suçu ve suçluyu daha fazla gizleyemeyeceklerini anlayarak 2018’den itibaren harekete geçti. Geçtiğimiz ağustos sonunda, muhtemelen bir 50. yıl yumuşatma operasyonu olarak, Jara’nın katili yedi subay için verilmiş olan 15’er yıl hapis cezası Yüksek Mahkeme tarafından onandı. Bunlardan biri, artık hapse girmekten kurtulma umudunun tükendiğini gördüğü için yakalanmadan önce intihar etti. İkisi halen firarda. Dördü hapsi boyladı. 

Victor yaşasaydı 91 yaşında olacaktı. Kocasından da beş yaş büyük olan Joan 96 yaşında hâlâ hayatta ve katillerin cezalandırıldığını gördü. Darısı bizde benzer durumda olan herkesin başına. Joan’un yaşadığına kimileri başka ad takarlar. Biz şiirsel adalet diyoruz.

Bugün Jara’nın işkence gördüğü ve sonunda öldürüldüğü stadın adı Victor Jara Stadı’dır. Her hafta on binlerce genç o stada gidiyor. Victor Jara presente!

 

Not. Bu yazının başında sözleri Türkçeye çevrilmiş olarak yer verdiğimiz şarkı Victor Jara’nın dünyaca ünlü bir şarkısıdır. Jara’nın manifestosudur. Okurlarımıza şarkının kendisini de dinlemelerini kuvvetle tavsiye ederiz. Şarkıyı Türkçeye biz çevirdik. Çeviriye katkısı için Engin Yılmaz dostumuza da teşekkür etmek isteriz. 

Victor Jara - Manifiesto