Irak’ta isyan

Komşumuz Irak bir halk isyanı ile sarsılıyor. 8 Temmuz’da başlayan isyan hâlâ sürüyor ve gittikçe yayılıyor. Aşağıdaki yazı, isyanı henüz bir haftalık olduğu aşamada ele alıyor. Yazı İngilizce olarak uluslararası sitemiz RedMed’de yayınlanmak üzere kaleme alınmıştır. 19 Temmuz günü orada yayınlandı. Buradaki metin sitemizin çevirmenlerince Türkçeleştirilmiştir.

 

Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da bir heyula dolaşıyor: komünizmin heyulası değil henüz ama devrimin heyulası. Sadece 2018’in yedi ayında, İran, Tunus, Ürdün, tekrar İran’da ve şimdi de Irak’ta isyanlar yaşadık. Bütün bu örneklerde ana sorun yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik, elektrik ve temiz su gibi sosyal hizmetlere erişim türünden sınıf sorunlarıdır. Bu ülkelerin hiçbirinde ortaya bir önderlik çıkmış değil: Bütün bu isyanlar, tüm tanıklıklara göre, kendiliğinden patlak vermiş bulunuyor. Bütün bu isyanların yanı sıra Gazze halkının geri dönme hakkı için ve Donald Trump’ın hoyrat biçimde aldığı ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararına karşı yapılan bitmek bilmeyen gösteriler önemli bir soru sormamızı sağlıyor: kendilerini kahramanca isyanların ve kalkışmaların girdabına atan, farklı derecelerde de olsa ülkelerinin ve Siyonist devletin baskıcı rejimlerine başkaldıran kitlelerin örgütlenmesinin, önderliğinin ve koordinasyonun nasıl yapılacağı sorusu.

 

‘‘Bu protesto değil, devrim’’

Irak’taki olaylar 8 Temmuz Pazar gününden beri devam ediyor. Olaylar Güney Irak’ın petrol zengini kıyı şehri olan Basra’da başladı. Geniş çaplı gösteriler yapıldı. Kitleler Basra’da bulunan vilayet binasına girmeye çalıştı ve onlarca gösterici yaralandı. Aynı zamanda iktidardaki başbakan İbadi’nin partisi Dava’nın ve Şii lider Hadi el Emiri tarafından yönetilen İran’ın eskiden beri müttefiki olan Bedir örgütünün bürolarına saldırılar yapıldı. Bir noktada, kitle bölgede kilit bir petrol ihracat limanı olan Um Kasr’a girişi kapattı. Gösteriler, Şii ruhani lideri din adamı Ayetullah Ali el Sistani 'nin sözcüsünün gösterileri desteklediğini açıkladığı ve yetkilileri "kitlelerin şikayetlerine kulak vermeye" çağırdığı Cuma günü büyük bir yükseliş gösterdi.

Gösteriler Basra’dan Güney Irak’ın geri kalanına Amara, Nasiriyah, el Mawala, Maysan, Babil gibi şehirlere ve kutsal şehirler olan Kerbela ve Necef’e yayıldı. Bu son şehir özellikle sert bir mücadeleye sahne oldu: kitleler havaalanını bastı, teçhizata zarar verdi, bazı yerleri yaktı. Son olarak 15’i Pazar günü isyan başkent Bağdat’a ulaştı.

El Cezire'de gösterilen bir videodaki sembolik bir sahne, ayaklanmanın doğasına ışık tutuyor. Necef’te bir genç, “Bu protesto değil, devrim” diyor. Sonra ekliyor: “biz herhangi bir siyasi parti adına mücadele etmiyoruz, buradaki insanlar Irak’ın gençliği ve aşiretlerden insanlar”. La Rochefoucauld'un 1789 Fransız Devrimi sırasında Bastille'in basılması üzerine XVI. Louis'ye yaptığı yorumu hatırlayalım. Kral “Ama bu bir isyan” dediğinde meclis üyesi kibarca ama kesin bir cevap vermişti, “Hayır, efendim, bu bir devrim!” Petrol zengini bir ülkede, kitlelerin içinde bulunduğu büyük yoksulluğun kurbanı Necefli genç, kendinden epey uzak Fransa’nın tarihinin derinliklerinde kalmış olan kral ile Etajenero meclisinin başkanı arasındaki diyalogdan doğal olarak habersiz, 2011’deki Arap devriminden beri bu tip kitle ayaklanmalarını ‘protesto’ ve ayaklananları ‘protestocu’ olarak küçümseyen uluslararası liberal medya uzmanlarının iddialarını neredeyse satır satır aynı şekilde çürütüyor.“Hayır, efendim, ziyadesiyle devrimdir bu ve açıkça görülüyor ki bu devrim ölmemiştir!”

 

Siyasi boşluk

Irak halkının talepleri çok nettir: temiz su, sağlık önlemleri, kesintisiz elektrik hizmeti, işsizlik ve yoksulluğun son bulması. İsyan, ülkenin neredeyse sadece Şiilerin yaşadığı bölgelerinde başladı. Şiiler, Sünni azınlığın Saddam dönemindeki iktidarına karşın savaştan ve emperyalizmin 2003’teki işgalinden beri Irak siyasetinin hâkim unsuru konumundadır. Bundan dolayı sorun ne mezhepsel kindarlıklardır ne de Araplar ve Kürtler arasındaki etnik gerginliktir. Bu en saf haliyle bir sınıf isyanıdır.

Irak siyasi olarak özel bir dönemden geçiyor. Seçimler Mayıs’ta yapıldı ve kesin bir kazananı olmadı. Hakim sınıfın önde gelen partileri o kadar parçalı ki seçimin birincisi Sayrun koalisyonu bile mevcut olan 329 sandalyenin sadece 54’ünü alabildi. En önde gelen partinin böylesine küçük bir göreli çoğunluğa sahip olması açıkça gösteriyordu ki ayakta kalabilecek bir koalisyon hükümetinin oluşturulması çok uzayacaktı. Koalisyon görüşmelerinin sonsuza dek sürmesine şaşırmamak gerek. Dahası katılım oranı yüzde 45 seviyesinde kaldı; bu ise tüm sistemin emperyalistlerin bir ürünü olduğu için birçoklarının gözünde gayri meşru olması gerçeğinin bir sonucu olarak görünüyor. Bu kötü duruma ek olarak seçimlerin hileli olduğuna dair yaygın bir algı vardı. Oyların hepsinin yeniden sayılmasına gerek olup olmadığını belirlemek için belirli bölgelerde oyların yeniden sayılmasına karar verildi. Ancak, sayımlar yeniden yapılırken, yüksek miktarda oy pusulasının bulunduğu iki binada arka arkaya yangınlar çıktı ve belgelere büyük zarar geldi. Tabii şimdi, bir yeniden sayım kararlaştırılırsa bunun nasıl yapılacağı bilinmiyor!

Seçimleri kazanan Sayrun koalisyonu, Şii din adamı Mukteda el Sadr, bir zamanların güçlü partisi Irak Komünist Partisi ve bazı laik güçlerin uyumsuz birleşiminden oluşuyor. El Sadr 2004’te ve akabinde tekrar 2007’de ABD ve İngiliz işgal ordularına karşı yapılan direnişin ön saflarında yer almıştır; fakat aynı zamanda İran’ın Irak üzerindeki etkisine Şii olmasına rağmen eleştirel yaklaşmaktadır. Bu sicile bakınca, kendisi Irak siyasetindeki en ileri Şii politik güç ve zaferi de ABD emperyalizminin suratına atılmış bir tokat olarak görülebilir. Fakat Suudi liderliği ile olan ilişkisi kendisi hakkında şüpheler uyandırıyor. El Sadr birkaç yıl önce siyasi seçkinler arasındaki diz boyu yolsuzluğa dair bir temizlik talebiyle parlamentoyu bir dönem boyunca kuşatan kitlelerin arkasındaki liderdi. Zafer kısmen kitleler için temel bir sorun kaynağı olan bu hareketin sonucu olabilir.

Sayrun koalisyonunun ardından, daha önce de işaret edildiği gibi, İran'ın Irak'taki en yakın müttefiki olan Hadi el Emiri'nin Bedir Güçleri etrafında kurulan El Fetih koalisyonu geliyor. Bu, DAİŞ’in yenilgisinde önemli bir rol oynayan tartışmalı Halk Seferberlik Güçleri’ni (Haşdi Şabi) örgütleyen güçtür. Irak’ın DAİŞ’e karşı savaşından galip çıkmış olmasına rağmen, Başbakan İbadi ve onun Dava partisi etrafında oluşan el-Nasr koalisyonu üçüncü oldu. Dördüncülükte, eski başbakan Nuri el Maliki’nin Hukuk Devleti ve Mesud Barzani’nin Kürdistan Demokratik Partisi arasında eşitlik vardı.

Bu sonuncusuna dair birkaç kelime söyleyelim. Mesud Barzani, sözde, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Irak, İran, Türkiye ve Suriye olmak üzere bölündüğü dört bölgede acımasızca ezilen Kürt halkının kurtuluşu namına Amerikan emperyalizminin işbirlikçisi olmuştur. Irak'taki Amerikan suçlarına yardım ve yataklık ederken Barzani (ve yakın müttefiki Talabani) Kürtlerin kurtuluşu için çalışıyormuş gibi yapıyordu. Kürt halkının kurtuluşunu Amerikan emperyalizmine, sonra da Erdoğan Türkiye’sine kölece bir bağlılığa dayandırma stratejisi, Ekim 2017'de Kürt bağımsızlığı için yapılan referandumun yenilgisiyle birlikte çöktü. Bütün hamileri tarafından terk edilen Barzani, sadece bağımsızlık çabasında başarısız olmadı; aynı zamanda tartışmalı bir bölge olan Kerkük’ü de Irak merkezi hükümetine kaptırdı.

 

Kitle hareketine bir politik önderlik örgütlemek gerekiyor!

Hâkim sınıfların politik önderliğinin ve Irak’taki Kürt halkının güçlerinin bu fiili çıkmazı göz önüne alındığında, işçi sınıfı ve yoksul halk içinde oluşacak, mezhepsel ve etnik bölünmeleri aşan bir işçi sınıfı partisi inşası için geniş bir alan mevcut olduğu açık olmalıdır. Konuya yabancı olan gözlere, son seçimlerde el Sadr’ın müttefiki olan Irak Komünist Partisi (IKP) bu alanı doldurmaya aday görünebilir. Ancak bu parti, Irak’taki son gelişmelerde iğrenç bir rol oynamış olan iflas halinde bir önderliktir. Tek bir olgu, ne demek istediğimizi açıklığa kavuşturmak için yeterli olacaktır: IKP, ABD emperyalist istilasını açık bir şekilde destekledi! Doğrudur, IKP neredeyse kurulduğu 1934 yılından beri Stalinist bir parti olmuştu; 1958 yılında Baas önderliğindeki burjuva devriminin ardından burjuva önderliğine kuyrukçuluk yapmıştı. Aynı burjuva liderlik, 1968’den sonra, komünist ve daha sonra Kürt müttefiklerine düşman olarak, partinin büyük bir kısmını yok etmişti. Fakat emperyalizme teslim olmak, Ortadoğu politikasını Mısır, Irak ve Suriye’deki askeri burjuva diktatörlüklerinin savunmasına dayandıran Sovyetler Birliği’nin bürokratik olarak yozlaşmış liderliğini kölece takip etmekten tamamen farklıdır.

Irak’ta ve Kürt azınlık arasında daha küçük komünist gruplar var. Ama bunların önde gelenleri kendilerini saf bir “uvriyerizme” yani ekonomizme ve aydınlanmacı bir laiklik ideolojisine hapsetmektedirler. Bazıları, ülke emperyalist saldırıganlığa karşı yaşam mücadelesi verirken, “işçileri örgütlemek” uğruna emperyalist işgal kuvvetlerine karşı savaşmayı reddettiler. Bugünün görevi, kendisini işçi sınıfının ve yoksulların mücadelesine sıkı sıkıya bağlayan ama aynı zamanda emperyalizme ve onun Irak nüfusu içine ekmiş olduğu mezhepsel ve etnik bölücülüklere karşı da mücadeleye giren bir hareket ve parti inşa etmektir. Mevcut ayaklanma, bir grup olarak Saddam'ın baskısı altında olan ancak yeni rejimde egemenliğe yükselen Şiilerin daha yoksul tabakalarının bile, şu anki durumdan hoşnut olmadığını göstermektedir. Iraklı Marksistler, komünistler, sosyalistler, kendilerine şu an hangi ismi veriyorlarsa versinler, emekçi halk içinde birlik tohumlarıyla birlikte gelen bu hoşnutsuzluğa hitap etmeliler.

Biz özellikle Irak Komünist Partisi’nin tabanında ve gençliği içinde inançlı biçimde mücadele eden hakiki komünistlere sesleniyoruz. Bu partinin iflas eden politikalarını terk etmeleri ve Irak'ta hakiki komünizmi Marx, Engels ve Lenin'in ayak izinde yeniden inşa etmeleri için çağrıda bulunuyoruz. Onlara, komünizmin Bolşevik köklerinin, 1943'te Stalinist Sovyet bürokrasisi tarafından lağvedilen Komünist Enternasyonal'in enternasyonalist ve devrimci çizgisini sürdüren Lev Trotskiy’in geleneğinden gelen güçlerin saflarında yaşadığını hatırlatırız.

Biz Irak Komünist İşçi Partisi ve ondan kopan ama devrimci bir yönelime sahip diğer gruplara sesleniyoruz. Onları, kitlelerle yalnızca ekonomik mücadelelerinde değil, açmaya zorlandıkları her önemli savaşta sınıfla birlikte yürüyen ve önderlik eden Leninist siyasete dönmeye çağrıyoruz. Onları ayrıca, laikliğin aydınlanmaya yaslanan burjuva ekolüne olan bağlılıklarını terk etmeye ve kitlelerin kapitalist düzene karşı dinsel ve mezhepsel açıdan birleşmelerine dayanan proleter laikliği benimsemeye çağırıyoruz.

Biz Türkiye’deki komşularınız olarak, daha önceki siyasi yöneliminiz ne olursa olsun Iraklı yoksullara ve gençlere sesleniyoruz. Sizleri, bu aşamada olaylar sakinleşse bile, Irak kitlelerinin sosyal adalet ve kurtuluşa yönelik güçlü hareketinin devam etmesi ve hayatta kalması için örgütlenmeye çağırıyoruz. Sizleri, kendinizi şûralarda ve komitelerde örgütlemeye ve mücadeleye demokratik olarak önderlik etmeye çağırıyoruz. Fakat sizlere, aynı zamanda, yalnızca işçilerin devrimci bir partisinin kapitalizmin ve emperyalizmin yarattığı acımasız adaletsizliklere karşı durabileceğini hatırlatmak isteriz.

Kendi ülkemizdeki adaletsizlikler ve istibdadla nasıl mücadele ediyorsak, sizinle birlikte de mücadele edeceğiz. Aslında ihtiyacımız olan şey, çabalarımızın hem Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da (ODKA) hem de dünya ölçeğinde uluslararası bir işbirliği ve senkronizasyonudur. Nihai ihtiyacımız bir dünya partisi, devrimci bir Enternasyonal’dir.

 

Yedide yedi

Birkaç aydır, 2018’de her geçen ayın, geniş anlamda bölgemizde, halkın yeni bir ayaklanmasını beraberinde getirdiğine işaret ediyoruz. Eğer ağımızı genişletir ve Orta ve Doğu Avrupa’nın, Balkanlar, Kafkaslar ve ODKA’nın bütününe bakarsak, o zaman yedi ay içinde yedi adet halk isyanı sayabiliriz: ODKA bölgesinde İran, Tunus, Ürdün ve Irak’a ek olarak, günlerce veya haftalarca süren isyan veya devasa kitle gösterilerinin Slovakya, Romanya ve Ermenistan’da da patlak verdiğini gözlemleyebiliriz.

Mısır devriminin el Sisi’nin Bonapartist diktatörlüğünün elinde ezilmesinin ardından gelen birkaç yıllık durgunluktan sonra Marx’ın ihtiyar köstebeği yeniden toprağı kazıyor gibi görünüyor. Emperyalist kapitalist dünya düzeninin üslerini sarsacak biçimde bir dalıp bir çıkıyor; böylece çok uzak olmayan bir gelecekte var olan yapının tamamını kulakları sağır edici bir gök gürültüsüyle yerle bir edebilmemizin hazırlığını yapıyor.