Fransa’da kent yoksullarının isyanı (2): Savaş hukuku ve Fransız devleti içerisindeki çelişkiler

Fransa2

Yazı dizisinin ilk bölümünde Fransa’yı sarsan isyanın aldığı somut biçimleri ve isyancı kitlenin sosyo-ekonomik koşullarını tartışmıştık. Yazının bu bölümünde ise barikatın karşı tarafına odaklanacağız. Aynısı Hong Kong’da ya da İran’da olduğunda hevesle üstüne atlayan Batı basınının başarıyla ihmal ettiği bir husus ile başlayalım. Fransız devleti, ilk 24 saatteki yatıştırma taktiğinin hemen ardından hem isyan sırasında hem de isyan sonrasında mahalle gençliğine karşı savaş hukuku uygulamıştır. Buna dair istatistiklere ulaşmamız mümkün olmasa da gözaltına alınan eylemcilere hem gözaltı sırasında hem de polis aracında ve karakolda uygulanan şiddet Türkiye’yi aratmıyor. Mahkemeye çıkarılan eylemcilerin çoğunun yüzünde ya da vücudunda polis şiddetinin izleri var. Mahkemeler ise hızlandırılmış hapis cezası verme makinesi gibi çalışıyor. Eylemlerin başlamasının üstünden daha bir hafta geçmişken, gözaltına alınan yaklaşık üç bin altı yüz kişiden üç yüz sekseni hüküm giymişti bile. Bu sayının son iki haftada arttığına şüphe yok. Ama bir bu kadar önemlisi, biz bu durumun burjuva devletinin olağan şiddetinin ötesinde bazı anlamlar taşıdığı ve Fransız devleti içerisindeki önemli çelişkilere işaret ettiği kanısındayız. Önce ana hatlarıyla yaşananları hatırlayalım.

Nail’in katledildiği haberi geldikten sonra, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ilk 24 saat, bir taktik olarak devletin sözüm ona rahman yüzünü göstermek istedi. Nail 27 Haziran günü sabaha karşı öldürüldükten sonra, yani 27 Haziran’ı 28 Haziran’a başlayan gece eylemler cinayetin gerçekleştiği ve Nail’in mahallesi olan Nanterre’de büyük bir güç ile ortaya çıkmış fakat henüz ülke çapında bir isyan boyutlarına ulaşmamıştı. Belli ki bu şartlar altında Macron ve Fransız devleti, eylemleri büyümeden yatıştırabileceğini, belki de Nanterre’le sınırlı kalması hedefine ulaşabileceğini düşündü. 28 Haziran’da, yani eylemlerle geçen ilk gecenin ardından Emmanuel Macron bir açıklama yaparak Nail’in öldürülmesinin “açıklanamaz” ve “affedilemez” olduğunu söyledi, acısını ifade etti. Aynı gün Başbakan Elisabeth Borne, “adaletin yerini bulacağından kimsenin şüphesi olmasın” deyip Nail’in ailesine başsağlığı dileklerini iletti. Daha da beklenmedik bir isim, İçişleri Bakanı Gérald Darmanin, aynı gün yaptığı açıklamada Nail cinayetine dair videoların “şok edici” olduğunu belirtip, söz konusu polisin görevden uzaklaştırıldığını belirtti.

İkinci ve üçüncü gece eylemlerin ülke çapına yayılmasıyla birlikte işin rengi değişti. Gençlerin devletin sözde rahman yüzüne de, daha önce bin kere verilip bin kere çiğnenmiş adalet sözlerine de aldanmayacağı ortaya çıkınca, devletin cabbar yüzü devreye girdi. Anlaşılan o ki, 29 Haziran günü devlet içerisindeki tereddütler devam ediyordu. Eylemler ülke çapına yayılıp, eylemlere karşı sahaya sürülen polis gücü dikkat çekici biçimde arttırılırken (Mart’taki grevler ve sokak çatışmalarının doruk noktasında dahi 12 bin polis görevlendirilmişken, 29 Haziran akşamı 40 bin polis sahaya sürüldü, 30 Haziran’dan itibaren bu sayı 45 bine çıktı). Başbakan Borne, 29 Haziran’daki açıklamasında OHAL’i gerektirecek şartların henüz oluşmadığını belirtiyordu.

30 Haziran iki çarpıcı gelişmeye sahne oldu. Bir yandan Başbakan Borne hükümetin pozisyonunun 24 saat içinde değiştiğini göstererek, OHAL ihtimalinin de masada olduğunu dile getirdi. Bir yandan da Fransa’daki iki büyük polis sendikası ortak bir bildiri yayınlayarak “haşerelere [nuisibles] karşı savaştayız”, ve “polisler savaşıyor çünkü savaştayız” dedi, adeta iç savaş çağrısında bulundu. Bildirinin son cümlesi, yani “yarın direnişte olacağız ve hükümet bunun farkına varmalı” ifadesi, “direniş” (La Résistance) kelimesinin İkinci Dünya Savaşı sırasında partizanların silahlı mücadelesini hatırlattığı Fransa bağlamında özellikle çarpıcı. Bunun anlamı ancak “biz hükümetle ya da hükümetsiz silaha sarılmaya hazırız” olabilir.

Bu zamanlamaya fazla anlam yüklemesek dahi, iki açıklamanın aynı anda gelmesi birçok açıdan çarpıcı. Bu açıklamayı yapan iki polis sendikası (Alliance ve UNSA Police) 2022’de gerçekleştirilen polis içerisindeki sendika seçimlerinde oyların yaklaşık yüzde 50’sini almıştı. Ayrı ayrı girdikleri 2018 ve 2014 seçimlerinde ise toplam oyları yüzde 45 civarındaydı. Yani bu açıklamaya sadece küçük bir polis örgütünün sert açıklaması olarak bakılamaz. Bunun anlamı polis aygıtının yarısının hükümete meydan okuyup, gerekirse hükümetten bağımsız olarak harekete geçeceklerini ilan etmesidir. Bu tabloya, çok daha küçük (aynı seçimlerde yaklaşık yüzde 3 oy alan) bir başka polis sendikasının (France Police-Policiers en Colère) açıkça Nail’i öldüren polisi tebrik ettiği açıklamaları eklemek gerekir. Yani polis aygıtının yarısından fazlası iç savaş programının arkasına dizilmiştir. Fransız polisinin içerisinde Marine Le Pen’in partisi RN (Ulusal Derleniş) başta olmak üzere faşizmin büyük bir güce sahip olduğu uzun süreden beri biliniyor. Ama bu güç, banliyölerin isyanıyla başlayan kriz sonrası ilk kez başını kaldırıp devletin şu andaki yöneticilerine meydan okuyor. Bugün siyasi kriz nispeten kısa sürede sonlanmış olduğu için, faşistlerin polis içerisindeki birleşik cephesi gibi hareket ettiği anlaşılan Alliance-UNSA Police ittifakı sadece bir muhtıra vermiştir. Yarın daha uzun süreli ve daha derin bir kriz esnasında işin muhtıranın ötesine taşınabilecek, polisin içerisindeki önemli bölüklerin sokakta Macron’un değil faşistlerin kontrolü altında hareket etmesi ihtimali doğacaktır.

Bize göre Macron’un devletin zor aygıtları üzerindeki kontrolüne karşı gelişen bu tehdit, Fransız devletinin uygulamaya koyduğu savaş hukukunu açıklayan unsurlardan biridir. Bundan, faşistlerin polis sendikaları aracılığıyla yönelttiği tehdit olmasa Macron ve Fransız devleti isyana karşı zor kullanmazdı sonucu çıkmaz. Böylesi isyan ve kriz anları, her zaman burjuva demokrasisinin gerçek sınırlarının da ortaya çıktığı anlardır. Burada önemli olan, isyan süresince Macron hükümetinin yalnızca isyanın kendisiyle mücadele etmeyip, görünen yüzü polis aygıtı üzerindeki kontrolünün test edilmesi olan, (ama büyük burjuvazi ve ordu içerisinde de bir iz düşümü olabileceğini düşündüğümüz) devlet içerisinde hegemonya mücadelesi de vermiş olmasıdır. Yüzlerce eylemcinin birkaç gün içinde tutuklanması (gözaltına alınması değil, tutuklanması) ve polis şiddetine tamamen açık çek verilmesi gibi uygulamalar, en azından kısmen polis aygıtı üzerindeki hegemonya mücadelesini kazanmak için yapılan manevralardır. Gençliğinde faşist örgütlere katıldığı bilinen ve sık sık Le Pen’in göçmen karşıtı açıklamalarına Le Pen’den de sert bir göçmen karşıtlığıyla cevap veren Gérald Darmanin’ın İçişleri Bakanı olarak varlığı, bu hegemonya mücadelesinde Macron’un en önemli kozlarından biridir.

Bu çatırdamanın yansımalarının, daha az görünür olmakla birlikte, büyük burjuvazinin ve ordunun saflarında da bir karşılık bulması olasıdır. Fransa’nın TÜSİAD’ı olan MEDEF, Emmanuel Macron ile istisnai iyi ilişkilere sahip olageldi. Ama özellikle son aylardaki “mezarda emeklilik yasası” karşıtı eylemlerde MEDEF ile Macron arasındaki çatlaklar su yüzüne çıkmaya başladı. Kimi zaman sızdırılan kulis haberleri, kimi zaman ise üstü kapalı açıklamalar ile MEDEF, Macron’u eleştirir oldu. Şimdi tam da isyanlar Fransa’nın gündemini işgal ederken MEDEF kendi içinde seçime gitti. Beş yıldır örgütü yöneten Geoffroy Roux de Bézieux’nun yerine, bu zamana kadar de Bézieux’nun yardımcılığını yürüten Patrick Martin seçildi. Martin’in özel olarak Macron karşıtı olduğuna dair bir işaret yok. Ama MEDEF’in yeni liderinin kongre sırasında “daha saldırgan” bir başkan olma sözü vermesi dikkate değer. Martin’in “daha saldırgan” başkanlığı döneminde, son aylarda ilk işaretlerini gördüğümüz Macron ile MEDEF arasındaki çatlaklar büyüyebilir, bu büyük burjuvazinin bir fraksiyonunun açıkça faşizmin arkasına geçmesi sonucunu doğurabilir. Üç ayda bir krizlerle ve eylemlerle çalkalanan Fransa’da, Macron yönetiminin burjuvaziye fazla masraflı gözükmeye başlaması mümkündür. Bugün bu sadece bir çatlaktan ibaret ama işçi eylemleri ve banliyö isyanlarının artması, büyük burjuvaziyi “daha saldırgan” politikalarını demirden yumrukla uygulamaya hazır alternatiflere yöneltebilir.

Askeriye içerisinde şu anda böylesi somut bir işaret yok. Fakat Gerçek sayfalarında daha önce işaret edildiği üzere, bundan iki yıl önce emekli generaller adeta Macron hükümetine muhtıra vermiş, “ölülerin binlerle sayılacağı” bir iç savaş tehdidinde bulunmuştu. Bunun hemen ardından, bu sefer muvazzaf subaylar (isimlerini açıklamadan) muhtıracılara desteklerini bildirmişler, Le Pen ise hemen muhtıracılara desteğini açıklayıp, askerleri kendi partisi RN’e katılmaya çağırmıştı. Dahası, 2017’de yani Macron iktidarının başında dönemin Genelkurmay Başkanı Pierre de Villiers, Fransa’nın ulusal bayramı olan 14 Temmuz kutlamaları sırasında Emmanuel Macron’u açıkça ve sert biçimde eleştirerek ordu ile hükümet arasındaki gerginliği ortaya koymuştu. Yani henüz sahnede görünür olmasa da, büyük burjuvazinin ve polis aygıtının Macron’a yüz çevirmeye başladığı bir siyasi kriz koşullarında askeriyenin bir aktör olmayacağını düşünen, Avrupa demokrasisinin yaldızlarına fazlaca aldanmış demektir. Unutulmasın, Fransa’nın mevcut 5. Cumhuriyeti de 1958’de gerçekleşen ve Cezayir Devrimi’nin tetiklediği bir askeri darbenin ürünüdür.