“Küçük insanların yazarı” değil proletaryanın romancısı, “romantik komünist” değil Bolşevik şair!

Nazım Hikmet Orhan Kemal Haydar Özay

Resim, Ressam Haydar Özay[1]'ın 3 Haziran 1963'te yaşamını yitiren Nazım Hikmet ve ondan neredeyse tamı tamına yedi yıl sonra 2 Haziran 1970'te hayata veda eden Orhan Kemal'i birlikte resmettiği “2 Haziran’dan 3 Haziran’a Orhan Kemal ve Nazım Hikmet” isimli 70x100 cm ebatlarında Kağıt Üzerine Akrilik tablodur. Özay'a tabloyu, yayınlanması için Gerçek gazetesine vermiş olması dolayısıyla teşekkürü borç biliriz. Bu resimle birlikte, Sungur Savran'ın 2019 yılında yayınlanan, işçi sınıfına sadık bu iki büyük şahsiyeti birlikte andığı yazısını, ölümlerinin yıldönümünde bir kez daha okuyucularımıza sunuyoruz. 

 

Nâzım Hikmet ile Orhan Kemal, hapishane arkadaşıdır. Nâzım biraz da Orhan Kemal’in hocası sayılır: Onu şiirde başarısız bulup düzyazıya yönlendiren Nâzım olmuştur. Böylece Türkiye proletaryası kendisine hep sadık kalan bir büyük romancı kazanmıştır.

Doğanın ironisi, bu iki insanın ölüm tarihleri, yıllar bakımından değil ama neredeyse aynı güne rastlar. Nâzım 3 Haziran 1963’te Moskova’da sürgünde ölmüştür. Orhan Kemal ise 2 Haziran 1970’te Bulgaristan’ı ziyareti sırasında hayatını yitirmiştir. Bu yüzdendir ki, uzunca bir süre edebiyattaki postmodern eğilimlerin etkisi ile unutulan Orhan Kemal genç kuşaklarca yeniden tanınmaya başlayalı beri, ikisinin anılması ardı ardına geliyor, bazen aynı gün haklarında birçok yazı yayınlanıyor. Bu sefer de öyle oldu. 2 Haziran Pazar gününe rastladığı için her ikisi hakkında da yazılar yayınlandı. Bu vesileyle Orhan Kemal roman ödülü verildi. 3 Haziran günü de Moskova’da Nâzım anılacak. Birtakım CHP belediyeleri etkinlikler düzenleyecek, burjuvazinin sol kanadı haline gelmiş aydınlar da büyük şair hakkında konuşacak.

Bu anmalar hep aynı yere geliyor. Orhan Kemal “küçük insanların hayatlarını anlatan yazar”dır. Nâzım Hikmet de “ideal” bir dünya özlemi içinde yaşamış, eşitlikçi, anti-emperyalist, yurtsever bir şairdir.

“Küçük insanlar” değil, bir sınıf olarak işçiler

Orhan Kemal için bu nitelemeyi ilk kim çıkarttı, bilmiyoruz. Ama her şeyden önce, “küçük insan” ne demek? Belki başka dillerde bunun yerleşik karşılıkları daha anlamlıdır, ama Türkçe’de biz Orhan Kemal hakkında konuşanlar dışında bu deyimin kullanıldığına tanık olmuyoruz. Kimdir “küçük insan”? Bizim için sömürüye, yalana, baskıya, savaşa dayanan bir düzenin çarkları arasında gününü gün etmeye çalışan, bu amaçla hâkim sınıflara yardakçılık eden herkes. Biz böyle düşünüyoruz da başkaları farklı mı bakıyor “küçük insanlar” kavramına? Hayır. Daha genel anlamıyla, ufuksuz, dar kafalı, bencil insanlar için kullanılıyor deyim. “Büyük insan” ya da daha yerleşik ama daha cinsiyetçi versiyonu “büyük adam” karşıtı olarak. Bunu görmek için kelimeyi google’lamanız bile yeter.

Biz kendi anladığımız anlama dönelim: sömürü sisteminin dişlileri arasında kendini var eden yardakçılar. Orhan Kemal’in romanlarında böyle tiplere çokça rastlandığı doğrudur. Ama bunun nedeni yazarımızın onları anlatmak için yazması değildir. O işçiyi ve emekçiyi anlatmak için yazar. Diyalektiğin yasaları gereğince işçi aynı bütün içinde yer alan karşıtından, yani burjuvaziden ve onun bütün görevlilerinden bağımsız olarak anlatılamayacağı için vardır o “küçük insanlar” Orhan Kemal romanlarında.

Zaten Orhan Kemal’in “küçük insanlar”ı yazdığını ileri sürenlerin meramı da bizim tanımladığımız “küçük insanlar” değildir. Onlar büyük romancının anlattığı insanların düpedüz proleter olduğunu söylememek için bu terimi geliştirmiş gibi görünüyorlar. Yoksul, sıradan, zavallı insanları anlatıyor demek, proletaryanın hayatını anlatıyor demekten daha iyi gelir bu insanlara. Buna yalın biçimde ilerici küçük burjuvanın proletarya ya da işçi sınıfı kavramını halk kategorisi içinde eritmeye yatkın tutumu olarak nitelemeliyiz. Aynen, Orhan Kemal ve benzeri yazarlar için kullanılan “toplumcu” teriminin söylediğinden fazlasını sakladığı gibi. “Toplumcu” değil. Orhan Kemal komünisttir. (Orhan Kemal konusunda Mustafa Kemal Coşkun’un şu yazısına bakılabilir: “Orhan Kemal’in Romanlarında Toplumsal Dönüşüm ve Sınıflar”, Devrimci Marksizm, sayı 26, İlkbahar 2016.)

Orhan Kemal, Türk dilindeki edebiyatta, herkesten daha fazla proletaryanın romancısıdır. Herkesten daha fazla fabrika ve kapitalist çiftlik ortamında geçer romanları. Herkesten daha fazla sınıf mücadelesi anlatır. En karmaşık, en ham, en az örgütlü biçimlerini de, en arı halinde işçi sınıfının sömürüye karşı ayaklandığı anları da anlatır. Proletaryanın gerçek hayatını anlatır. Sadece fabrikada ve kapitalist çiftlikte değil. Mahallede, kahvede, evde de. İşçi mahalleleri ve evleri Orhan Kemal’de romanın karakterlerinden biriymiş gibi uzun uzun tasvir edilir.

Nasıl ki, Yaşar Kemal’de doğa tasvir edilirse. Yukarıda Orhan Kemal için “herkesten daha fazla proletaryanın romancısı” dedik. Çünkü Yaşar Kemal, en azından en çok okunan ve sevilen romanlarında, kapitalizm öncesi toplumdan kapitalist topluma geçişin muhteşem destancısıdır da ondan. O da sınıf mücadelesinin romancısıdır, o da Marksisttir. Ama Orhan Kemal daha saf anlamıyla kapitalist ilişkilerin içinde denizdeki balık gibi yüzer. (Üçüncü Kemal’e, Kemal Tahir’e dair başka  ve daha karmaşık şeyler söylemek gerekir. Bizi konumuzdan uzaklaştırır bunlar.)

Böyle birine, Orhan Kemal’e “küçük insanların yazarı” demek, Türkiye komünist hareketinin, işçi sınıfının, prolterayanın ve onun saflarında yer almak isteyen edebiyatçıların, sinemacıların ve bütün sanatçıların ve aydınların, muazzam bir birikime yaslanma olanağına sahip olduğunu saklar hepimizden.

Onun için vurgulayarak söyleyelim: Orhan Kemal, proletaryanın erken gelmiş romancısıdır. Komünisttir.

“Romantik komünist”: Nâzım’ın burjuva aydınlarınca tüketimine uygun ambalaj

Esas büyük sorun, modern Türkiye’nin en büyük şairi, 20. yüzyıl dünya şiirinin de belki en iyisi Nâzım Hikmet söz konusu olduğunda doğar. Nâzım o kadar büyüktür ki paylaşılamaz. Bunun için de önüne gelen ilerici küçük burjuva, hatta burjuva kültür dünyasının lüks ve şatafatının sözcüsü burjuva solcuları (olur mu demeyin, olur!) Nâzım’a sahip çıkmaya çalışır. Niyetler ne olursa olsun, bunun sonucu Nâzım’ın proletaryanın komünist şairi olduğunun gözlerden gizlenmesi demektir.

Burada iki düzeyi birbirinden ayırmak lazım. Bir düzeyde Nâzım’ın bütün kötülüklere karşı olduğu, özgürlük ve eşitlik taraftarı olduğu en soyut düzeyde tekrarlanır ki, komünist olduğu söylenmesin, unutturulsun. İkinci düzey ise Nâzım’ın komünist olduğunun açık seçik dile gelmesi ama onunkinin “idealist” bir tutum olduğunun mutlaka eklenmesidir. Bunun en tipik ifadesi ise burjuva ve küçük burjuva ortamlarda pek sevilen bir Nâzım biyografisinin başlığıyla, Nâzım’ın “romantik komünist” olduğunun söylenmesidir. (Saime Göksu/Edward Timms, Romantik Komünist, çev. Barış Gümüşbaş, 3. Baskı, İstanbul: Doğan Kitap, 2001.) İki düzey aynı aydında, aynı yazarda karşımıza çıkabilir, ama ayrıdır. İkincisi, gerçeği teslim eder gibi göründüğü için daha inceliklidir.

Bakın bir yazar, 2 Haziran 2019’da yayınlanan bir yazısında Nâzım’ı nasıl anlatmış:

“Sömürüsüz, baskısız, adil, eşitlikçi, özgürlükçü, daha güzel, daha iyi, daha doğru bir dünya özlemiyle doludur. İdeal bir gelecek inancından hiç vazgeçmez. Onun şiiri, yaşamın her alanını kapsar. Ama en çok ‘öteki’ dediklerimizi kapsar. Ezileni, haksızlığa uğrayanı, susturulanı, gömezden gelineni, sesini duyuramayanları, suskunluğa, yokluğa, yoksulluğa mahkûm edileni kapsar.” (Zeynep Oral)

Dikkatli bir göz hemen Nâzım’ın özlediği “ideal” geleceğin “sınıfsız” ve “sınırsız”, yani komünist ve enternasyonalist bir dünya olduğunun gizlendiğini görecektir. Bunun kasıtlı olup olmaması önemli değildir. Yazarın burjuva ufku (ister bilincinde olsun, ister olmasın) bunu dışlayan bir sınırlılığı dayatır.

Ayrıca Nâzım’ın şiirinin en önemli konusu olarak da postmodernizmin merkezi kategorisi, “öteki” öne sürülür. Nedense Nâzım’ın en merkezi sorunu olan “sınıf” buharlaşmıştır. Nihayet, Nâzım’ın şiirine konu olan insanlar hep eziktir. Buna özel olarak dikkat edilsin, buraya döneceğiz.

Burada komünizm yok. Ama Zeynep Oral, Nâzım’ın komünist olduğunu saklayacak bir aydın değildir. O, küçük burjuvazinin değil büyük burjuvazinin aydınıdır. Böyle bir kabalığa, mesela Nâzım’a “toplumcu” demeye yanaşamaz. Koşulları müsait değildir. Onun için onda yukarıda sözünü ettiğimiz ikinci düzeyi de bulabiliriz:

“ ‘ROMANTİK KOMÜNİSTTİR’ diyeceğim. (...) Yeryüzünü kucaklarken emperyalizme, faşizme, sömürüye, baskıya, haksızlığa, eşitsizliğe başkaldırır.”

Dikkatli göz yine fark edecektir. Komünist Nâzım her şeye başkaldırır ama kapitalizme değil!

Bir de romantiktir. Bir burjuva aydını bunu neden söyler? Çünkü 20. yüzyıl sosyalist inşa deneyimleri çökmüştür. Üstelik burjuvazi Stalinizmin komünizmin doğasından kaynaklandığına inanır. Ayrıca komünizm gerçekçi bir proje değilse burjuva aydınının da Nâzım’dan korkması ve uzak durması için bir neden yoktur. Nâzım komünisttir ama yücedir. Dolayısıyla, onu çok aptal bir terim olan “reel sosyalizm”le özdeşleştirmekten kaçınır burjuva aydını. Onun inandığı bir “ideal”dir. Nâzım romantiktir. “Onu gerçek hayatın pisliklerine karıştırmayın” demektedir burjuva aydını bize.

Bir başka yazar (Enver Aysever) aynı gün aynı gazetede (Cumhuriyet) Nâzım hakkında yazdığı kitaptan söz ederek diyor ki “Komünist Nâzım’ı yeniden belgelemek istedim”. O Nâzım’ın komünistliğini şu ya da bu nedenden “silen”lere taarruz da ediyor. Yani yukarıda sözü edilen ilk düzey onda yok. Ama o da ne? O da şöyle diyor: “...o ‘Romantik Komünist’i seviyorum...”

Dikkat edin Romantik Komünist kelimelerinin baş harfleri büyük yazılmış. Yani bilinç dışı bir dürtüyle de olsa, yazar aslında yukarıda söz ettiğimiz ve burjuva ve küçük burjuva çevrelerde pek tutulan biyografiye atıf yapmış oluyor. Aynı yere dönüyoruz.

Nâzım romantik falan değildir. İnsan zaten ya romantiktir, ya komünist. Komünizm, Marksizmin tanımladığı biçiminden başka biçimde yoktur. Marksizmde ise komünizm “gözlerimizin önünde gelişmekte olan şey”dir (Marx). Yani kapitalist çağda maddi gerçekliğin kendi hareketiyle yarattığı üretici güçler ve sınıf mücadeleleri temelinde ortaya çıkacak bir toplum. Çıkmazsa insanlık barbarlığa, hatta yok oluşa mahkûm kalacaktır.

Biz Nâzım’ın komünizmini böyle tanımlayınca, Nâzım 20. yüzyıl sosyalizminin günahları dolayısıyla kirlenmiş mi oluyor? Hayır. Çünkü Nâzım’ın o günahlara açıklaması vardır. Nâzım anti-Stalinistti ama romantik türünden değil, Bolşevik türünden! Bunları başka yazılarımızda uzun uzun anlattık.

İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? (1955) oyunu, meselenin Stalin’in ötesinde bürokrasinin hâkimiyeti olduğunu, Sovyetler Birliği’nde yaşamakta olan bir insan için son derecede cesur biçimde anlatır. (Bkz. Sungur Savran, “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? Önemli miydi, Değil miydi?”, Devrimci Marksizm, sayı 35, Yaz 2018).

Ayrıca, Nâzım partili yoldaşlarıyla bir tartışmasında bütün meselenin son tahlilde dünya devriminin henüz gerçekleşmemiş olmasından kaynaklandığını da açıklar:

“Komünizmin tüm dünyada tam zaferine, yani dünyada ne para, ne devlet, ne silahlı kuvvetler, ne partiler kalıncaya kadar, bu koşullar oluşuncaya kadar, küçük ya da büyük kişi tapınmacılıkların ortaya çıkma tehlikesi her zaman vardır. Buna karşı mücadelenin biricik silahı, Lenin ilkelerinin doğru bir kavranışı ve tüm sosyalist ülkelerde, siyasal ve toplumsal yaşamın tüm alanlarında gerçekleştirilmesidir.” (Bkz. Sungur Savran, “Tutsak Bolşevik: Nâzım Hikmet ve Stalinizm”, Devrimci Marksizm, sayı 20, İlkbahar 2014, “Leninist bir Stalinizm Eleştirisi” bölümü, s. 74-81.)

Daha fazla tartışmaya gerek yok.

“Küçük insanlar” ve “susturulanlar” demenin ne kusuru var?

Siz bu tartışmayı bir tarih, bir etiket, bir doktrin tartışması mı zannediyorsunuz? Hayır! Asla! Bu tartışma, “ilerici” aydının topluma, sınıflara, en önemlisi proletaryaya nasıl baktığına ilişkin bir tartışmadır.

Orhan Kemal için “küçük insanların yazarı” diyenler, Nâzım için “romantik komünist” ve “susturulanlar” konusunda yazdı diyenler, halkı zavallı, boynu bükük, ezilen, ama çaresiz bir yığın halinde görenlerdir.

Orhan Kemal ve Nâzım ise proletarya ve komünizm diyerek toplumun bu aşağılık düzenden nasıl kurtulacağının yolunu işaret ediyorlar. İşçi sınıfına güveniyorlar. Onlar için işçi sınıfı değişimin öznesidir, çaresizlik içinde kıvranan değil! Çünkü onlar burjuvazinin ve küçük burjuvazinin değil, proletaryanın aydını ve edebiyatçısıdır.

 

 


[1] Haydar Özay, Mimarlar Odasındaki dev tuvalinde Gezi ile başlayan halk isyanının sembollerini resmettiği “Gezi Resmi”’nin ressamıdır. Marx’ın 200. doğum yıldönümü vesilesiyle yaptığı resminin ardından bu resimlerine geçtiğimiz aylarda Friedrich Engels ve Rosa Luxemburg’un resimleri de eklenmiştir. Ressam Haydar Özay, Nazım Hikmet’in şiirlerinin resimsel yorumlarından oluşan eserlerine “Nazım Hikmet Resimleri” sergisinde yer vermiştir.