Serseri mayın faşizmi!

Donald Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına seçilmesinin sayısız nedenini sıralayabilirsiniz. Ama bütün bunların ardındaki esas nedenin adı Üçüncü Büyük Depresyon’dur. Dünya, 2008 yılında yaşanan büyük finansal çöküş ile birlikte yeni bir döneme girmiştir. O dönüm noktası ile başlayan, kapitalizmin tarihinde ender görülen derinlikte bir ekonomik krizdir. Depresyonları normal, sıradan, daha kısa soluklu ekonomik krizlerden ayıran, kapitalist ekonominin kendiliğinden toparlanmasının mümkün olmamasıdır, mutlaka büyük siyasi, askeri, toplumsal çalkantıların içinden geçilmesi gerekliliğidir. Bu süreçte, toplumun eski siyasi yapısı yeni dönemim ihtiyaçları açısından yetersiz hale gelir. Her yerde eski düzen çatırdamaya başlar. Ama tek tek ülkeler veya bölgelerde bu çatırdama değişik biçimler alır. Siyasi ağırlık merkezi sağ ve sol uçlara doğru kaymaya başlar. Bazı yerlerde bu, faşizm ya da devrimin ya da her ikisinin birden toplumun gündemin gelmesine yol açar. Birinin başarısız kaldığı yerde öteki iktidarın adayı olur.

Donald Trump, solun başarısız kaldığı yerde kendine özgü bir faşizmin, daha doğrusu ön-faşizmin başarıya ulaşmasının ifadesidir. Gerçek gazetesi ve sitesinin okurları, bizim “ön-faşizm” kavramını henüz tam anlamıyla faşist özellikler göstermeyen, ama uygun ortam ve ihtiyaç doğduğunda hızla faşizmin gerektirdiği biçim ve içeriğe uygun hale gelebilecek siyasi hareketler için kullandığımızı bilirler. Bu tipte hareketlerin 21. yüzyılda anavatanı Avrupa Birliği ülkeleridir. En başta Fransa, Hollanda, Almanya, İtalya, Britanya, İsveç, Finlandiya gibi ülkelerde, kimilerinin “neo-faşist”, kimilerinin ise çok yanıltıcı biçimde “popülist” olarak nitelediği aşırı sağ hareketler. Donald Trump’ı bunlardan ayıran, tek tabanca bir faşizm olmasıdır. Büyük Depresyon’un ilk evresinde Trump benzeri aşırı sağcılar “Tea Party” (“Çay Partisi”) hareketi olarak örgütlenmeye ve Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirmeye çalışmış ama başarılı olamamışlardı. Donald Trump Amerikan politikasını aşırı sağa doğru çekme girişimini sürdüren ikinci dalganın adıdır. Çay Partisi’nden farklı olarak başarıya ulaşmıştır. Ama bu haliyle Trump yönetiminin iktidarı klasik bir faşizmden de, bugünün “ön-faşizm”inden farklı bir özellik gösteriyor. Çünkü ortada devletten ayrı olarak örgütlü bir hareket yoktur. Bu bakımdan Trump’ı bireyciliğe tapınmanın doruğuna ulaştığı bir ülkenin geleneklerine çok uygun bir gericilik ve barbarlık atağı olarak görmek, dünyanın geri kalanında ortaya çıkan faşizan eğilimlerden bu farkını gözetmek gerekir. Bu, aynı zamanda onun zayıf yönlerinden biridir.

Bernie Sanders Clinton’un bakanı olamayacak!

Trump’ın zaferi ABD’de, aynen Türkiye’de olduğu gibi, derin bir umutsuzluğun doğmasına yol açtı. Bunu sosyal medyada izlemek mümkün. En ilginci de Kanada’nın göç bürosunun internet sitesinin çökmesi! Tuzu kuru insanlar Türkiye’de olduğu gibi orada da daha yumuşak ve güvenli limanlara doğru kaçmayı, faşizan eğilimlere karşı mücadele etmeye tercih ediyor! Ama faşizm şayet galip gelirse onları kaçtıkları her yerde bulacaktır! Bundan kuşkumuz yok.

Oysa Amerikan toplumu konusunda derin bir umutsuzluğa düşmek düpedüz yanlıştır. Bunun elle tutulur en az iki nedeni var. Birincisi, aslında bu başkanlık seçimi bir bütün olarak düşünüldüğünde sadece bir “serseri mayın faşizmi”nin değil, aynı zamanda bir “tek tabanca sosyalizmi”nin de yükselmesine sahne olmuştur. Ne var ki, bu sosyalist eğilimi “tek tabanca” olmaktan çıkartıp örgütlü bir siyasi hareketin kanalına aktaracak önderlikler kendi üzerlerine düşeni yap(a)madıkları için bu sosyalist doğuş süreci şimdilik akamete uğramıştır.

Sözünü ettiğimiz, elbette Bernie Sanders’ın Demokrat Parti ön seçimlerinde elde ettiği büyük başarıda cisimleşmiş olan sol canlılıktır. Sanders kendisine “sosyalist” etiketini takmış ve bir “politik devrim” hareketini başlattığını iddia eden biri olarak solun ABD seçimlerinin bütün tarihinde elde ettiği en büyük başarıyı simgeler. Ne var ki, ön seçimi önceden sola karşı kurulmuş barikatlar ve Demokrat Parti aygıtının çeşitli sahtekârlıkları dolayısıyla kaybeder etmez çark etmiş ve bütün ön seçim kampanyası boyunca “Wall Street’in adayı” olarak nitelediği Hillary Clinton’ın arkasında saf tutmuştur. Bu, kendisini desteklemiş olan kol emekçisi işçiler, mücadele içindeki siyahiler ve kadınlar ile kendisine dev bir destek veren, son derece vaatkâr genç kitleye, kısaca söylenecek olursa kendisine oy veren 13 milyon seçmene, tam bir ihanet olmuştur. Ama onyıllardır emperyalist-kapitalist bir ülkenin senatosunda görev yapmakta olan bir reformist “sosyalist” için bunun çok da şaşırtıcı bir yanı yoktur.

Ne var ki, solun başarısızlığının tek sorumlusu Sanders değildir. Bizi ilgilendiren ise onun sorumluluğundan ziyade gerçek sosyalistlerin sorumluluğudur. ABD’nin sosyalist hareketi de ön seçimlerde ortaya çıkan mayalanmanın darmadağın olmasında ciddi bir sorumluluk taşıyor. İşçi sınıfının içinde beliren ciddi destek eğilimine ve gençliğin aktif ve militanca hareketlenmesine karşı “bir gün sıra bize de gelir” türü sığ bir zihniyetle “bekle gör” tarzı bir tutum benimseyen veya her şeye sırtını çeviren sosyalist hareketler önemli bir fırsatı kaçırmıştır. Sanders kampanyasına karşı benimsenecek ustalıklı bir politikayla reformist öndere ilişkin hiçbir yanılsama yaratmayan ama birleşik cephe taktikleri güden bir sosyalist sol, 13 milyon seçmenin doğurduğu dinamiği bir üçüncü odağa, bir üçüncü partiye, neden olmasın bir kitlesel işçi partisine doğru yönlendirmeyi denemeliydi. Sosyalist sol bunu denediğinde başarısızlığa uğrasaydı bile, bugün Trump’ın gericiliği karşısında çok daha bilenmiş, çok daha fazla deneyim kazanmış bir genç toplumsal hareket doğmuş olurdu. Şimdi bu potansiyel küskün, karamsar, içine kapalı insanlara dönüşecektir. Kim bilir bir kısmı Kanada yollarına bile düşmüş olabilir. Siyaset zamanlama işidir.

Şunu okurlarımıza hatırlatmak gerekiyor. Sanders’ın Hillary Clinton’ı zorladığı, ön seçimi kazanma olasılığının bile çok küçük olsa da konuşulduğu anlarda, kamuoyu yoklamaları Sanders’ın Trump’ı yenme olasılığının Clinton’ın Trump karşısında kazanma olasılığından  daha yüksek olduğunu gösteriyordu! Demokrat Parti aygıtı, ön seçimi hileli hale getirerek Clinton’ı el altından desteklemekle kendi ayağına sıkmış olmaktadır! Tabii bu, tarihte, faşizm ve sosyalizm ile aynı anda karşılaşan bütün burjuvaların bıçak kemiğe dayanmadıkça olağan tercihi olarak sivrilmiş bir eğilimin yeni bir ifadesidir sadece.

Trump’ın çelişkisi

Biz Amerikan seçimlerinin ilk aşamalarından itibaren Üçüncü Büyük Depresyon çağının ana özelliklerinden hareketle Trump ile Sanders’ın, siyasi bakımdan karşıt kutuplar olmakla birlikte aynı meseleye iki ayrı cevabı temsil ettiklerini yalın tarzda ortaya koymuş bulunuyoruz. Bu mesele, onyıllardır finans kapitalin saldırısı altında yoksullaşan işçi sınıfının, büyük depresyon koşullarında işçi konutlarının mortgage ödemelerindeki aksama dolayısıyla haczedilmesinden mahallelerin çöküntü alanları haline gelmesine kadar yaşadıkları büyük sorunların nasıl çözüleceğidir. Sanders ve sosyalistler bu duruma kapitalizme ve finans kapitale karşı mücadele yoluyla bir çözüm öneriyordu. Trump ise ırkçılık yoluyla bir çözüm öneriyor. İlki başarısızlığa uğrayınca ikincisi kazanmıştır.

Ne var ki yaşam koşulları gittikçe daha sefalete doğru gerileyen işçi sınıfına çözüm önermek kolaydır, ama kapitalizmin derin krizi içinde bu çözümü uygulamak zordur. Derin kapitalist krizler, hele hele büyük depresyonlar burjuvazi ile işçi sınıfının çıkarları arasında her türlü barışı, hatta ateşkesi olanaksız hale getirir. Trump’ın işçi sınıfının sorunlarını ırkçılık temelinde çözeceğini ilan etmesi bunun kolay kolay yapılabileceği anlamına gelmiyor. Daha şimdiden borsalar Trump’ın seçilmesine büyük bir tepki vermiştir. Trump kapitalistin önde gidenidir. Uygulayacağı çözüm, kapitalizmin genel çıkarlarına aykırı olamaz. Ama Trump’ın söylediği gibi serbest ticarete savaş açan bir politikanın ABD kapitalizmine de, onun dünyanın bir numaralı ekonomisi olduğu hatırlandığında dünya kapitalizmine de mutlaka zarara verecektir. Yani Trump şimdi tabanının beklentileriyle kapitalizmin ihtiyaçları arasında sıkışmış bir devlet yöneticisidir.

Bu da ABD toplumunun tek taraflı tarzda ve geri dönülmez biçimde gericiliğin pençesine düşmediğini gösteren ikinci karşı eğilimdir. Trump yalpaladıkça, işçi sınıfındaki beklentiler mücadele eğilimlerini ateşleyecektir. Başlangıçta ırkçılık toplumu zehirlemeye başlasa da işler zamanla değişecektir. Tempoyu ve çelişkinin alacağı biçimleri öngörmek zordur. Ama bir ilk bekleme döneminden sonra sınıf, sınıf, şimdi öngörülmesi güç biçimler altında Trump’la dalaşmaya başlayabilir. Bu, Sanders kampanyasının yarattığı, henüz bütünüyle çökmemiş olan canlılıkla birleşebilirse sonuç, en uç durumda solun yeniden yükselişe geçmesi dahi olabilir.

Yeni felaketler ufukta, ama yeni olanaklar da

Sol liberalizme karşı en az ön-faşizm kadar sert bir savaş açmadıkça felaketler çoğalacaktır. Önümüzdeki Mart ayında hem Fransa’da hem de Hollanda’da seçimler var. Fransa’da Ulusal Cephe (Front National-FN) adını taşıyan siyasi partinin kadın başkanı Marine Le Pen cumhurbaşkanı seçiminin ilk turunda neredeyse kesinlikle birinci olacak. İkinci turda elenmesi olasılığı yüksek ama bu bile ön-faşist hareketin iktidarın kapılarını yoklamaya başlaması demek. Hollanda’da ise Geert Wilders önderliğindeki ön-faşist hareketin genel seçimlerden birinci parti olarak çıkması bekleniyor. Ne var ki, o ülkelerde de ön-faşist hareketler aynı çelişkilerle yüz yüze. 2016 yılı Fransa işçi sınıfının yeni İş Yasası’na karşı yorulmak bilmez bir mücadele vermesiyle geçti. Yani sadece ön-faşizm değil işçi sınıfının mücadelesi de yükseliyor.

Öyleyse geleceğin tehlikeli olduğunu anlamak gerekir, ama karamsarlığa ve umutsuzluğa düşmek için hiçbir neden yoktur. İçinden geçtiğimiz dönem büyük mücadeleler dönemidir. Sosyalist sol bu potansiyelin hakkını veremezse gelecek karanlık olabilir. Ama sözüyle ve örgütlenmesiyle bu duruma yanıt verebilen sosyalist hareketleri parlak bir gelecek beklemektedir. Tabii potansiyelin tohuma kaçması da mümkün! Her şey işçi sınıfının devrimci öncüsünün politikasına ve başarısına bağlı.

Gerçek'i paylaş:

devrimci marksizm okulu ulusların kendi kaderini tayin hakkı

Gerçek Sayılar

Öncü İşçi

Tüm kongre belgeleri

Gençlik Bültenleri