Acropolis now!

Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz hafta sonu Yunanistan'ı ziyaret ettiğinde muadili Yorgos Papandreu'ya "biz acı ilacı içtik, siz de içmelisiniz" demiş. Yakışır!

İktidarda olduğu yedi buçuk yıl boyunca kapitalist sınıfın çıkarlarına şevkle hizmet eden, Türkiye'nin 12 Eylül'den bu yana yaşadığı özelleştirmelerin dörtte üçünü gerçekleştiren, çalışmanın esnekleştirilmesi yolunda önemli mesafe kat eden, % 15 işsizliğe rağmen istihdamı arttırıcı hiçbir politika uygulamayan, Tuzla'da ve başka yerlerde iş cinayetlerini seyreden, asgari ücreti sefalet düzeyinde süründüren, memurlara her yıl simit parası kadar zam veren, özel istihdam büroları hakkındaki yasayla neredeyse köle ticaretini hazırlamakta olan, polisini 1 Mayıs kortejlerine ve Tekel işçilerine saldırtan, kısacası işçi sınıfı düşmanı bir politika izeleyen Erdoğan'ın Yunanistan başbakanına "halkınızın kemerlerini iyice bir sıkın" diye akıl vermesi yakışır. Erdoğan işçileri aç bırakmayı iyi bilir! Keşke hazır gitmişken Atina'da kalıp Papandreu'nun danışmanı olarak görev üstlenseydi de hiç olmazsa biz kurtulsaydık! Ama Yunan kardeşlerimize haksızlık olurdu!

Latife bir yana, Yunanistan'da doruğuna çıkmış olan ekonomik kriz dolayısıyla yaşanan sarsıntı ve mücadelelere o ülkeye özgü bir kriz gibi yaklaşmamak ve bu olayın genel derslerini çıkarmak çok önemli. Tayyip Erdoğan Papandreu'ya sınıf dayanışmasını gösterdi. İşçi sınıfı hareketi ve kendini emeğin yanında hissedenler de meselenin uluslararası boyutlarını kavramak bakımından çok uyanık olmalılar. Yunanistan krizi, eşmerkezli daireler gibi içiçe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşuyor. Olayın Yunanistan'la ilgili boyutunun ötesinde Avrupa ve dünya için önemini de kavramak gerekiyor. Biz, Avrupa ve dünyanın bugün içine düştüğü durumu daha sonra ayrıca ele almak üzere, bu yazımızda Yunanistan üzerinde duracağız.

Dinamit fıçısı

Yunanistan krizinin hiç üzerinde durulmayan bir yanıyla başlayalım. Dünya ekonomik krizi 2008 sonbaharında muazzam bir gürültüyle patlak verdiğinde, biz Marksistler dünya çapında yeni bir dönemin açılmakta olduğunu, bu dönemde başka şeylerin yanı sıra sınıflar arasında mücadelelerin kaçınılmaz olarak sertleşeceğini belirtmiştik. Ama bu genel bir eğilim olarak ortaya çıkacak bir şeydi. Ekonomik kriz nerede en derin, en sarsıcı etkilerini gösterirse, sınıf mücadeleleri orada en çok sertleşir anlamına gelmiyordu. Mücadelenin nerede sertleşeceği, ekonomik krizin boyutlarının yanı sıra, o ülkenin genel siyasi durumuna, işçi sınıfının örgütlülüğüne, ülkenin mücadele geleneklerine ve birçok başka faktöre bağlı olarak belirlenir. Ama işte tarihin ironisi! Kriz ekonomik olarak zayıf halkasını, tam da sınıf mücadelesinin politik olarak en sert olduğu ülkede buldu!

Yunanistan 2008 sonbaharında ekonomik krizin patlak vermesinden sadece üç ay sonra, Aralık ayı boyunca dinmek bilmeyen bir isyan ile sarsılmıştı. Olay, görünürde, gençliğin polis gaddarlığına karşı tepkisinden başlamıştı. Gencecik bir çocuğun durup dururken polis kurşunuyla hayatını yitirmesine karşı büyük bir tepki doğmuştu. Ama böyle durumlarda her zaman olduğu gibi, tekil bir olay etrafında başlayan mücadele bir ay boyunca sadece gençliğin değil, sendikalı ve sendikasız işçilerin, kamu emekçilerinin, toplumun her katmanından insanın sokaklara çıktığı, polisle çatıştığı bir isyana dönüştü. Bu, ekonomik krizle açılan yeni dönemde, Yunan toplumunun derinlerinde yatan hoşnutsuzluğun sert bir ifadesiydi. İşte şimdi kriz, tam da politik bakımdan böylesine kutuplaşmış bir toplumu ekonomik iflasın eşiğine getirmiştir.

Kapitalizmin ağır krizleri, sermaye ile işçi sınıfı arasındaki çelişkiyi doruğuna yükseltir. Sermaye, krizi aşabilmek için işçi sınıfına geçmişte vermiş olduğu tavizleri geri almak zorunda kalır. Yunanistan da bunun istisnası olmadı. Mart ayından itibaren Papandreu hükümeti, kamu emekçilerinin iki ikramiyesinin gasp edilmesinden KDV'nin sürekli yükseltilmesine, kamuda çalışan 150 bin sözleşmeli emekçinin işten çıkartılmasından "mezarda  emeklilik" öngören yasa tasarılarına kadar, Yunan işçi ve emekçilerine karşı vahşi bir saldırı başlattı. Bu önlemlerin daha bir buçuk yıl önce devletle haftalarca çatışmış bir halkı daha da sert mücadelelere sürükleyeceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.

Uzun bir mücadele

Üstelik, Yunanistan'da öyle kısa sürede kolay kolay yatışacak bir durum yok. Ülke çok sarsıntılı yaşanacak uzun bir döneme girmiştir. Bunun nedeni, krizin bugün geldiği noktada artık hiçbir kurtarma harekâtının ülkeyi kısa dönemde kurtarmasının mümkün olmamasıdır. Bakın, üç ay önce, Şubat ayında, kriz ilk patlak verdiğinde, Yunanistan'ın  krizi atlatması için yaklaşık 30 milyar avro gerektiğinden söz ediliyordu. Avrupa Birliği'nin iki ay süren yalpalamalarından sonra bu 110 milyar avroya yükseldi! Ama AB ve İMF'nin bu taahhüdü dahi Yunanistan'ın çöküşünü durduramadı! Nihayet 8-9 Mayıs hafta sonu paket 750 milyar avroya, yani 1 trilyon dolara çıkarıldı! Evet, bu yeni paket sadece Yunanistan için değil, avro bölgesinde tehdit altında olan diğer ülkeleri (Portekiz, İspanya ve ötekiler) de ayakta tutabilmek için tasarlanmış durumda. Ama sorunun ne kadar uzun soluklu olduğunu da ortaya koyuyor.

Daha önemlisi, Yunanistan'a önerilen politikanın kendisinin krizi bir süre daha derinleştirecek olması. Yukarıda ifade edildiği gibi, AB ve İMF kurtarma paketi karşılığında Yunan halkına çok ağır bir kemer sıkma politikası dayatıyor. Bunun sonucu, Yunan ekonomisinin önümüzdeki yıllarda gittikçe daha ağır bir daralma yaşayacak olmasıdır. Nitekim 2010 yılında Yunan ekonomisinin % 4 daralacağı öngörülüyor. Bu, Yunan devletinin vergi gelirlerinin daha da düşmesi anlamına gelir. Öte yandan, borçlanma için aylardır ödenen dudak uçuklatacak düzeyde faizler Yunan devletinin borçlarını daha da ağırlaştıracaktır. Bu ve başka faktörlerin toplam etkisiyle, bugün milli gelirin % 115'i düzeyinde olan kamu borcunun üç yıl sonra % 149'a yükseleceği hesaplanmaktadır. Kısacası, Yunanistan kapitalizmi bütün bir dönem boyunca hem ekonomik krizle boğuşacak hem de emekçi sınıflara ağır bir kemer sıkma programı dayatmak zorunda kalacaktır. Yunanistan'da sınıf mücadelelerinin uzunca bir süre ülkeyi sarsacağı kolayca öngörülebilir. Bu satırlar yazılırken Yunanistan 20 Mayıs'ta bir yeni genel greve hazırlanıyor. Bu genel grev nasıl giderse gitsin sınıf mücadelesi daha uzun süre gündemin merkezinde kalacaktır.

Britanya finans kapitalinin köklü dergisi The Economist, Yunan krizinin derinliği karşısında birkaç hafta önce kapağına "Apocalypse Now" filmine referansla "Acropolis Now!" yazmıştı. Bakalım kıyamet kimin başında patlayacak?

Sosyal demokrasinin denek taşı

Yunan krizinin derslerinden biri de sosyal demokrasinin modern kapitalist toplumlarda sınıf mücadelesinde oynadığı role ilişkindir. Sosyalist Enternasyonal'in başkan yardımcısı Papandreu ve partisi PASOK, geçen Ekim ayında yapılan seçimlerde sağcı Yeni Demokrasi iktidarına karşı mücadelesini ekonomik krize ve işsizliğe/yoksulluğa karşı milyarlarca avro ek harcama yapmak yoluyla mücadele eksenine yaslamıştı. Ama seçimden sadece altı ay sonra, Yunan halkına son derecede vahşi bir kemer sıkma programı dayattı. Bu PASOK'a özgü bir ikiyüzlülük değildir. Sosyal demokrasi, bütün ülkelerde, bir düzen partisi haline gelmiş, burjuvazinin çıkarlarını savunmayı içselleştirmiş, burjuvazinin hakimiyetini işçi sınıfına ve emekçilere verilecek tavizlerle daha "akıllıca" sürdürmeyi ana görev olarak üstlenmiştir. Ama "akıllı" tavizler bazı koşullarda olanaklı olmadığında, yani sosyal demokrasi burjuvazi ile işçi sınıfı arasında çıplak gözle görülür tarzda seçim yapmak zorunda kalınca, seçimini burjuvaziden yana yapar. CHP'nin bu hafta sonu yaşayacağı kurultayda Kemal Kılıçdaroğlu genel başkan olursa, bir kez daha CHP tarafından aldatılmaya hazır bir ruh durumunda olanlar, bu taze Yunanistan deneyimini hatırlasalar iyi olur.


Bu yazı 23 Mayıs 2010 tarihli Radikal İki'de yayınlanmıştır.
Gerçek'i paylaş:

Gerçek Sayılar

Öncü İşçi

Tüm kongre belgeleri

Gençlik Bültenleri