Sendikaya üye ol! Sahip çık! Denetle!

Türkiye solu oldum olası sendikaların krizi üzerine analizler yapar. Yeni sendikal mücadele anlayışları üzerine tartışmalar yürütür. Bu tartışmalar hâlâ bitmiş değil. Bu tartışmalarda şu ana kadar akıllara gelmemiş sihirli bir formül arayışı göze çarpıyor. Bu arayışın olmazsa olmazı eski ya da klasik sendikacılık anlayışının tu kaka edilmesi.

Bizce tartışma yeni ile eski arasında değil. Sınıf sendikacılığı ile diğerleri arasında. Mesela ücret sendikacılığı eleştiriliyor. Sınıf mücadelesi ücret mücadelesine indirgenemez. Doğrudur. Peki işçinin ücret talebini, yani sömürüyü azaltma talebinin gereğini yerine getirmeyen bir sendika işçilerin demokratik ve sosyal hakları için mücadele edebilir mi? Bir de başka açıdan bakalım. Deniyor ki “işçiler arasında farklı siyasi düşünceler olduğunu gözetsin sendika; tüm siyasi parti ve akımlarla eşit mesafede dursun!” Sendikaların, işçileri siyasi görüş ayrımı gözetmeksizin kucaklaması ve birleştirmesi gerektiği doğrudur. Sendikalar bir siyasi parti gibi davranamaz, davranmamalıdır da. Ancak işçilerin haklarına sürekli saldıran iktidardaki bir sermaye partisi ile ya da muhalefette yer alsa bile düpedüz sermaye partisi olanlarla, işçiden emekçiden yana sol, sosyalist partiler arasında eşit mesafede durularak işçilerin hak ve menfaatleri savunulabilir mi?

Doğru sendikal anlayış, sadece ve sadece işçi sınıfının çıkarlarını merkeze alan bir şekilde geliştirilebilir ve sermayeden, iktidardan ve emperyalizmden tam bir bağımsızlığı gerektirir. Açık ve net söyleyelim. Hak-İş’in AKP ile paralel biçimde kıdem tazminatının fona devredilmesini savunması nasıl bu ilkenin ihlâl edilmesi ise DİSK’e bağlı bir sendikanın CHP’li belediyede mücadeleden geri basması da aynı oranda bu ilkenin ihlâlidir. KESK’te Genel Başkan Lami Özgen’in Âkil İnsan Heyeti’ne katılması da, Türk-İş genel başkanlarının AKP ve Erdoğan’dan icazet almaları da bağımsızlığın yitirilmesidir. Avrupa Birliği fonlarıyla sosyal diyalog eğitimleri gerçekleştirmek de tüm konfederasyonların bulaştığı bir iş olarak emperyalizmden bağımsızlık ilkesinin çiğnenmesi anlamını taşır. Tabii ki bu yanlışlar açısından derece farkları vardır. MESS’le ortak olmuş ve sendika hüviyetini yitirmiş sarı Türk Metal ile başka sendikaların olumsuzlukları aynı kefeye konamaz. Ya da AKP’nin işçi koluna dönüşmüş bir Hak-İş ile yarım ağızla da olsa kongresinde kıdem tazminatını savunma kararı alan Türk-İş aynı kefede değerlendirilemez. Tabii ki DİSK ve KESK tüm sorunlarına rağmen siyasi iktidar ve sermaye karşısındaki konumları itibariyle hâlâ olumlu anlamda farklı bir yerde durmaktadır.

Ancak gelmek istediğimiz nokta şu ki, bu farklar sendikal felsefe ve anlayışlardaki derin ayrılıklardan ileri gelmiyor. Esas farklılıklar geçmişten bugüne taşınan sınıf mücadelelerinin bıraktığı tortunun yansımaları olarak karşımıza çıkıyor. DİSK hâlâ Kavellerin, 15-16 Haziranların sendikasıdır, KESK, Töb-Der’in mücadelesinden, Kızılay işgallerinden gelmektedir. Ama şunu da biliyoruz ki bu şanlı mücadelelerin yenilerini yaratmadan da nostaljinin bir anlamı yoktur, zerre kadar karın doyurmamaktadır.

Dolayısıyla bizim yöntemimiz yeni Kaveller, yeni 15-16 Haziranlar, yeni Kızılaylar, yeni madenci grevleri yaratmak olmalıdır. İşte bu konuda artık sendikal model tartışmalarının bir kenara bırakılması gerekiyor. Akıp giden bir mücadele süreci var. Geçtiğimiz yıl metal işçileri gıyaplarında yürütülen masa başı tartışmalarından habersiz biçimde masaya yumruğunu vurdu mu? Vurdu! Sendikal hareketin krizi üzerinde yaratılan onca laf kalabalığı bir yanda dururken sarı Türk Metal’i en önemli bir dizi fabrikadan kovdu mu? Kovdu! Proletarya bitti, artık prekarya diyelim, daha farklı mücadele yöntemlerini düşünmek lazım, artık sanayi işçisinin önemi kalmadı, halkı örgütleyelim, mahallelere inelim, yeni şeyler yapalım diyenler çene yaparken, bu işçiler en eski metodlarla grev yaptı mı? Yaptı! İşgal yaptı mı? Yaptı! Evet, yeni hiçbir şey yapmadı işçiler. Hem de 1800 model yöntemlerle, grevle, direnişle, işgalle. Yeni olan sosyal medya idi. Ama facebook sayfalarında yazanlarla 19. yüzyılda dağıtılan bildirilerde yazanlar üç aşağı beş yukarı aynıydı.

Şimdi bu hareket devam ediyor. İşçiler kendi inisiyatifleri ile hem patronlara hem de sendikal bürokrasiye karşı mücadele ediyor. Sınıf bilinci mi? Yavaş yavaş gelişiyor. Daha da gelişecek. Ama bugün etiketlerin değil mücadelenin belirleyici olduğu bir dönemdeyiz. Tofaş’ta Çelik-İş sendikası var. Türk Metal gitti benzeri geldi diyen yanılır. Çünkü esas olarak sendika değil işçi değişti. Sendikanın adının önemi yok artık. Kaderine sahip çıkan tabanda örgütlenmesini oluşturan işçi söylemeye başladı son sözü. Renault’da DİSK geldi. Bu iş tamam diyen yanılır. Renault’da da belirleyici olan, süreci sonuna götürecek olan işçinin iradesi. DİSK bu iradeyi güçlendirip, hareketin önünü açacak. İşçiye öğretecek ama bu süreçten öğrenmeye de açık olacak. Geçtiğimiz yıldan bu yana yükselmeye başlayan bu mücadele dalgası ücret artışı talebini öne çıkarıyor diye küçümsenemez.

12 Eylül sonrasının sendikal statükosu sarsılıyor. Görün bunu! İşçiler sendikalarına üye oluyor! Sahip çıkıyor! Denetliyor! Sendikal kriz masa başında değil fabrikalarda ve işyerlerinde çözülecek. Ayağa kalkan işçi bunu gösteriyor.

Gerçek'i paylaş:

devrimci marksizm okulu ulusların kendi kaderini tayin hakkı

Gerçek Sayılar

Öncü İşçi

Tüm kongre belgeleri

Gençlik Bültenleri