Amerikan oyununu bozalım: Kürtlerle barış ABD’yle savaş!

Afrin harekatı AKP’nin iç politikada ciddi bir sıkışmışlık yaşadığı döneme geldi. Erdoğan ve AKP anketlerde geriliyor, Meral Akşener İyi Parti ile MHP’nin altını oyuyor, Abdullah Gül yavaş yavaş sahneye çıkmaya hazırlanıyordu. Zarrab davasından mahkumiyet kararı çıkmıştı, Halkbank’a kesilecek cezanın boyutları tedirginlik yaratmaktaydı. Uluslararası alanda durum giderek tam bir tecrit haline dönüşmekteydi.

İlk zeytin dalı MHP ve TSK’dan Erdoğan ve AKP’ye

Bu koşullarda zeytin dalı Afrin’den önce MHP ve TSK tarafından Erdoğan ve AKP’ye uzatıldı. Erdoğan ve AKP bu zeytin dalını tutmak zorunda olduğunu düşünmekteydi. Çemberi bu şekilde kıracağına inandı. Nitekim iç politikada anketler tepetaklak giderken MHP, içeride ve dışarıda Kürt sorununun kendi çizgisine (ve TSK’ya) havale edilmesi karşılığında 2023’e kadar açık çek verdi.

Ordu karargâhı ise 15 Temmuz’dan beri sınır dışında operasyonda olmadığı müddetçe ister istemez rahatsızlanmaktaydı. 15 Temmuz’un ardından kışlaların önündeki barikatlar uzun süre kaldırılmamıştı. Barikatların kaldırılmasını müteakip Türk ordusu derhal Fırat Kalkanı ile Suriye’ye gönderildi. 2016 yılının 10 Kasım’ında TSK’nın halkı anıtkabire çağırdığını Erdoğan’la karargâh arasındaki gerilim çözülüp de bu çağrı iptal edildiğinde tüm kuvvet komutanlarının Irak sınırına teftişe gittiğini, bu teftişin sebebinin de Haşdi Şabi’nin Irak Türkmen kenti Telafer’e yaklaşması olduğunu hatırlayalım. İki ay sonra Şubat ayında, Hulusi Akar’ın El Bab operasyonunun bittiğini açıklamasından bir hafta sonra Hürriyet gazetesinde siyaseti ciddi şekilde sarsan “karargâh rahatsız” haberi yapılmıştı. Sınır ötesindeki sıcaklık düşer düşmez “orduda türban”, “Akar’ın Erdoğan’la yaptığı geziler”, “Akit’e başsağlığı” gibi hassas konular su yüzüne çıkmaktaydı.

Afrin’le birlikte bir kez daha ordunun hem birlikleri hem de dikkati Ankara’dan sınır dışına çekilmiş oldu.

Emperyalizmin tavrı: Zeytin dalı mı, kızılcık sopası mı?

Erdoğan Ekim ayının sonundaki bir AKP meclisi grubu toplantısında şöyle demişti: “Önümüzde Afrin var, daha önceden söyledim, bir gece ansızın vurabiliriz. Böyle bir ortamda sırtımız sıvazlansaydı bizi yere göğe koyamaz hale getirselerdi o zaman düşünmemiz gerekirdi. Demek ki isabetli bir yolda yürüyoruz.”

20 Ocak’ta Erdoğan’ın bahsettiği Afrin operasyonu başladığında ise vaziyet şöyleydi: ABD Dışişleri Bakanı Tillerson ABD’nin Türkiye’nin meşru güvenlik kaygıları olduğunu ve kendi sınırını terörist unsurlardan koruma hakkının bulunduğunu açıkladı. [1] NATO Genel Sekreter Vekili General Gottemoeller  “Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlıyoruz” dedi.[2] Almanya dışişleri sözcüsü operasyon başlamadan hemen önce Türkiye’nin “Suriye sınırı boyunca meşru menfaatleri olduğunu” belirtti.[3] İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson, “Türkiye’nin sınırını güvenli tutmaya hakkı vardır” diyerek operasyona destek verdi.[4] En açık desteklerden biri ise Erdoğan ile iki ülke arasında krize neden olan ciddi bir gerilim yaşayan Hollanda’nın sağcı lideri Rutte’nin Dışişleri Bakanından geldi: “Türkiye'ye karşı açıkça saldırılar oldu. Türkiye'nin kendini savunması için yeterli işaretler var. YPG masum değil.”[5]

Erdoğan, Afrin seferine giderken Batı emperyalizmi tarafından sırtının epeyce sıvazlanmış olduğu ortada. Peki bu durum Erdoğan’ı düşünmeye sevk etti mi? Kendisinde isabetli bir yolda yürümediği kuşkusu yarattı mı? Bilakis her fırsatta “biz bölgede işlerimizi ABD ile birlikte yürütmek istiyoruz” diyen, “Almanya bize bir adım gelse biz koşarız” siyaseti güden Erdoğan tam tersine çok memnun oldu. Dosdoğru Batılı devletlerin alkışları eşliğinde ABD’nin Türkiye’yi çekmek istediği Afrin’e koştu.

Afrin’de meşruiyet sorunu yaratan söylem ve tutumlar

Afrin’de Türkiye’nin meşru müdafaa hakkına vurgu yapan Batılı emperyalistlerin desteği zahiridir. Gerçekte ise bu destek hızla Türkiye’nin başında bir Demokles’in kılıcına dönüşecektir. Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlayan tutumları yine aynı Batılı devletlerden gelen “Afrin’deki insani durumdan  kaygılıyız” açıklamalarının izlemesi bu sebeptendir.

 Batı emperyalizminin desteği ya da icazeti Türkiye’ye inisiyatif alanı tanımıyor; tam tersine bu operasyonu Batı desteği olmadan sürdürmeyi imkânsız hale getiren bir siyasi bir kuşatmaya dönüşüyor. Ancak Türkiye’yi bu kuşatma içine sokan da Erdoğan, AKP iktidarı ve ortaklarından başkası da değil.

Resmi söylem diyor ki: “Biz fetih savaşı vermiyoruz.” Ancak tüm camilerde Fetih suresi okutan da aynı iktidar. Resmi söylem diyor ki: “Afrin’i kurtarmaya gidiyoruz.” Devlet Bahçeli diyor ki: “Afrin yakılsın ya da teröristler yakılsın”, “inancım odur ki Afrin darmadağın edilecektir!”. Resmi söylem diyor ki: “Kimsenin toprağında gözümüz yoktur.” Fiili durum ise Suriye sınırı içindeki “Burseya dağına Türkiye bayrağı dikiliyor.” Resmi söylem ÖSO’nun meşru bir ordu olduğunu belirtiyor. ÖSO gruplarından “birlik”, ÖSO milislerinden ise “asker” olarak bahsediliyor. Suriye’ye ait olmak anlamında yerli ve milli olarak tanımlanıyor. Ancak Doğu Perinçek kalkıp diyor ki “ÖSO, TSK’nın emrindedir. İlişkimiz marangoz testere ilişkisidir.” Resmi söylem “işgal” halini kuvvetle reddediyor. Ancak devletin içişleri bakanı Süleyman Soylu kalkmış “Azez’de kaymakamlarımız var, emniyet müdürümüz var, jandarma komutanımız var” diyor ve bu sözleri “ben içişleri bakanı olarak söylüyorum” diyerek de vurguluyor.

Tüm bu çelişkili söz ve pratiklerin doğrudan sonucu, Afrin operasyonunun Suriye tarafından saldırgan bir işgal harekatı olarak nitelendirilmesi, Kürt halkının bu harekâtı sadece PYD’yi hedefleyen bir girişim olarak değil tüm Kürtlere yönelik olarak görmesi, emperyalistlerin de kaygılarını haklı gösterip istedikleri zaman bölgeye siyasi, diplomatik hatta askeri olarak müdahil olma olanağına kavuşmasıdır.

Rusya’nın aradan çekilmesi ABD oyununu bozmuş değil

Afrin operasyonunun fiilen yapılabilmesi için Batı desteğinin sahada tayin edici bir sonuç vermesi olanaksızdı. Mutlaka Rusya’nın ikna edilmesi gerekliydi. Ancak Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ın Rusya çıkartması fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Ne var ki Ruslar, Batılı emperyalist devletlerin Erdoğan’ı teşvik etmesine bakarak bunun bir oyun olduğunu, Türkiye ile karşı karşıya getirilmek istendiğini gördü. Afrin operasyonunu desteklemese de aradan çekildi ve hava savunma sistemlerini pasif konuma geçirdi. Türkiye de yoğun bir hava saldırısıyla harekâta başladı.

Ne var ki Rusya’nın hamlesi Batı emperyalizminin, özellikle de ABD’nin oyununu tamamen boşa düşürmüş olmadı. Zira ABD, PYD ile 30 bin kişilik sınır gücü oluşturacağını açıklayarak adeta Türkiye’yi provoke ederken her durumda kazanacağı bir oyun kurmuştu. Bunu erken bir aşamada şöyle öngörmüştük: “Türkiye Afrin’e askeri operasyonda bulunursa ABD’den önce Rusya ile karşı karşıya gelecektir. Rusya, TSK’nın önünden çekilirse Kürtler üzerindeki nüfuzu azalacaktır. Tersine, Rus askerleri TSK’nın karşısına çıkarsa (bugün bu ihtimal azalmıştır çünkü Rusya ABD ile bu kadar yakın işbirliği içine giren PYD’yi savunmak için aktif bir askeri tutum almaya istekli olmayacaktır), S-400’lerden Astana sürecine kadar, ABD’nin diplomatik ve siyasi çabalarıyla önleyemediği Türkiye-Rusya yakınlaşması ışık hızıyla çökecektir.”[6]

Daha yüksek olasılık olarak öngördüğümüz senaryo gerçekleşmiştir. Rusya’nın Kürtler üzerindeki nüfusu azalmakla kalmamış, PYD/YPG en üst seviyede Rusya’yı ihanetle, Kürtleri satmakla suçlamış, çeşitli ülkelerin Rus konsoloslukları önünde protesto eylemleri yapılmıştır.[7] Rusya, Astana sürecinde İdlib için verdiği sözleri yerine getirmeyen, Esad’a terörist diyen, HTŞ ile (El Kaide’nin çatı örgütü) diyalog içinde hareket eden Türkiye ile baş başa kalıp tümden Kürtleri kaybetmemek için ihaleyi ABD’ye çıkartmaya çalıştı. ABD’nin tavrının Türkiye’nin müdahalesine meşruiyet kazandırdığını söyledi ama nafile. ABD zaten elinde olmayan Afrin kartını masaya sürüp, üslerinin ve askerlerinin bulunduğu bölgelerde PYD üzerindeki nüfuzunu tahkim etmişti bile. Bu tahkimat o kadar güçlenmiş durumda ki Pentagon sözcüsü rahatlıkla YPG’lilere “bu bölgelerden Afrin’e giden olursa desteğimizi kaybeder” diyerek ültimatom verebiliyor.

Amerikan oltasına gelmek

Türkiye göz göre göre ABD’nin oltasına gelirken uyarmıştık ama Kürt düşmanlığına endekslenmiş politika gözleri çoktan kör etmişti: “Hal böyle iken ABD niye Afrin harekâtına karşı çıksın? Zaten karşı da çıkmıyor. Tam tersine Türkiye’yi provoke ediyor. Bunun için özel bir çaba içine girmesine de gerek yok. PYD ile yakın birkaç poz fotoğraf çekilmesi yeterli. Milliyetçisi, ulusalcısı, ülkücüsü, siyasal İslamcısı ile ABD’nin oltasına atlamaya hazır bir sazan sürüsü var Türkiye siyasetinde.” Şimdi operasyonun birinci haftası dolmuşken eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, CNN Türk’te Taha Akyol’un programına çıkmış diyor ki: “sanki ABD, Türkiye’yi Afrin’e itmiş gibi…” Geçmiş olsun!

Bu açıdan bakıldığında “Zeytin Dalı” ile birlikte ABD cephesinden gelen ve çelişkili görünen açıklamalar farklı bir anlam kazanıyor. ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, Türk mevkidaşı Çavuşoğlu’na Suriye sınırında güvenli bölge öneriyor. “10 km. düşünmüştük ama 30 km’ye çıkarabiliriz” diyor. Adeta bir bayram havası. Ortalık “işte sahada olunca ABD bile yola geliyor” türünden yorumlardan geçilmiyor. Trump’ın Erdoğan’ı telefonla arayacağı açıklanıyor. Erdoğan “o bana dönmediği sürece ben ona dönmem” demişti ya, yandaş basın genç bir aşığın heyecanıyla tir tir titremeye başlıyor. Sonrası… Malum, kimine göre 1964 tarihli Johnson mektubundan bile ağır bir konuşma. Beyaz Saray’ın açıklamalarına göre ABD, Afrin operasyonunun hızlıca bitirilmesini istiyor, “askerlerimiz karşı karşıya gelmesin” diyerek aba altından sopa gösteriyor. En önemlisi de Türkiye’nin “yıkıcı ve gerçek dışı söylemlerinden duyduğu kaygıyı” belirtiyor. Yani diplomatik dille Türkiye’yi yalancılıkla suçluyor. Soğuk duşun etkisi Türk dışişleri tarafından “aslında telefonda öyle demediydi de böyle dediydi” diye giderilmeye çalışırken bu zaaf halini gören ABD son hamleyi de vuruyor. Dışişleri sözcüsü Nauert, Trump’ın Beyaz Saray tarafından açıklanan sözlerinin arkasında durmakla yetinmiyor ve Türkiye’yi DAİŞ’i unutup PKK’nin peşinden gitmekle suçluyor. Yani Türkiye’nin “PYD, PKK’nin bir koludur” savına “öyleyse öyle” diyerek cevap vermiş oluyor.

Nihayet tüm bunları  ABD’nin Merkez Kuvvetler (CENTCOM) komutanı General Votel’in “Mınbiç’ten çekilmeyeceğiz” sözleri izliyor. Bu sözleri Habertürk gazetesinde ele alan Ankara’nın kıdemli gazetecisi Muharrem Sarıkaya’nın yorumu ise son derece ilginç. Türkiye’nin ABD’den çekilme talebinde bulunmadığını, Türkiye’nin ABD’den bölgedeki PYD unsurlarını çekmesini istediğini vurgulayan Sarıkaya, “Oysa hem iç hem de uluslararası kamuoyunda yaratılmaya çalışılan algı Türkiye’nin ABD’nin bölgeden gitmesini istediği yönünde...” diyor ve ekliyor: “Şunu belirteyim hükümet bir süredir bundan rahatsız.”Erdoğan’ın her fırsatta yinelediği “biz bölgede ABD ile birlikte yürümek istiyoruz” sözlerini bir de bu açıdan değerlendirmek gerekiyor.

Yaşananları ardı ardına sıralayınca ister istemez akla balıkçının oltanın misinasını bir gevşetip bir sarması ve kancanın balığın ağzına iyice geçmesini sağlamaya çalışması geliyor.

Amerika Saddam’a da tuzak kurmuştu

ABD bunu yaşadığımız coğrafyada ilk defa da yapmıyor.1991 Körfez savaşında, Irak ordusu Kuveyt’i işgal etmeden sadece bir hafta önce ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie, Saddam Hüseyin’le yaptığı görüşmede ABD’nin Araplar arası ilişkilere yönelik bir tavrı olmadığını, Irak’la Kuveyt arasındaki sınır çatışmasında taraf tutmayacağını bildirmişti. Sonra yaşananlar malum. Günler içinde Saddam Hüseyin, Hitler’e benzetilecek ve ABD tarafından Irak’a karşı bir emperyalist saldırının düğmesine basılacaktı. ABD’nin Türkiye’ye yönelik bir askeri saldırı başlatmaya niyeti yok. Buna gerek de yok. Zira Türkiye’nin içinde Irak’ta olmayan askeri üsleri var. Türk ordusu bir NATO ordusu. Zarrab davası ve eklentileri önemli bir koz olarak ABD’nin elinde bulunuyor. Nihayet Türkiye içinde kuvvetli bir Amerikan muhalefeti ve kendine hangi süsü verirse versin eninde sonunda “biz tüm samimiyetimizle ABD’yle birlikte yürümek istiyoruz” diyen bir “tek adam” var.

ABD neden elini çabuk tut diyor?

Ancak zannedilmesin ki ABD’nin planladığı oyun kansızdır. Ulusalcı-Avrasyacı bilim kurgunun aksine ABD’nin Türkiye’ye askeri olarak saldıracağı yoktur ama Türkiye’nin adeta bir vakumla çekildiği Suriye’de daha çok kan döküleceğe benzemektedir. Ne yazık ki ilk etabın Afrin olduğu gözükmekte. ABD, “Türkiye’ye elini çabuk tut” diyor. Dikkat edin! Geri çekil demiyor. Elini çabuk tut diyor. Erdoğan aslında ipucunu yakalamış. Son konuşmasında diyor ki: “Birileri ısrarla bize 'Bu operasyon kısa sürsün, sınırlı olsun' diye güya telkinde bulunuyor. Ben de o birilerine telefon görüşmelerinde özellikle söyledim. Eğer biz devlet olarak sahip olduğumuz askeri gücü hoyratça kullanmaya kalksak, tanklarımızla, toplarımızla, uçaklarımızla, helikopterlerimizle önümüze gelen her şeyi dümdüz edip geçsek, bu operasyon birkaç günlük iştir. Ama biz en az kendi askerlerimizin emniyeti kadar karşımızdaki güçlerin kalkan olarak kullanmaktan çekinmediği masum sivillerin can ve mal güvenliğini de hesaba katıyoruz.”[8]  Acaba o birileri tam da bunu, yani Afrin’de sivillerin de katledildiği bir savaş yaşanmasını istiyor olabilir mi?

Bu Türkiye için bir Pirüs zaferi olacaktır. Bundan en büyük faydayı da ABD emperyalizminin kendisi sağlayacaktır. Yine bu olasılığı öngörmüş ve şöyle uyarmıştık: “ Erdoğan ABD’nin oyununa gelir ve tüm Türkiye’yi kurulan tuzağa düşürürse iktidardan bile düşebilir. Bu durum askeri bir fiyaskoyla birlikte yaşanırsa Afrin’i ve Mınbiç’i alacağım derken Fırat Kalkanı bölgesinden de olur. Eğer bu olmaz da ağır bedeller karşılığında TSK bu bölgelerde hâkimiyet kurar ama buna karşın Türkiye’deki Amerikan muhalefeti zaaf içine düşen Erdoğan’ı yenip iktidarlaşabilirse ABD’nin kazancı çok daha fazla olacaktır. Fırat’ın batısını zaten gözden çıkartmış olan ABD, sonuçta bu bölgeye bir NATO ordusu sokmuş olacaktır. Erdoğan’ın yerinde Gül, Akşener, hatta Kılıçdaroğlu gibi biri olduğunda (NATO’ya emir komutayla bağlı bir askeri rejim de aynı iş için kullanılabilir) TSK’nın bölgedeki varlığının ABD’ye çok daha çekici geleceğine kuşku yoktur.”[9]

Ne yazık ki gidişat tam da bu yöndedir. Zeytin Dalı ile ilgili tüm basın ve sosyal medya karartılmış durumdadır. Suriye iç savaşını günbegün takip eden ve tüm medya kuruluşlarının haritaları çekip üzerinden analiz yaptığı siteler bile yasaklanmıştır. Harekâtın gidişatına ve yaşananlara ilişkin nesnel bilgi alma kanalları neredeyse tümüyle kesilmiş durumdadır. Bu karartmanın sebebinin güvenlik değil siyaset olduğu askerlerin her gün çektirip instagramda yayınladıkları selfilerle harekatın güzergâhını cümle aleme ilan etmelerinde sakınca görülmemesinden de anlaşılabilir. [10]

Ancak vaziyet ana akım ve hükümet yanlısı medyadan takip edildiğinde bile görülebilmektedir. “Zeytin Dalı” başlayalı bir hafta olmuştur. Zamane savaşında neredeyse her asker bir muhabir gibidir ve cep telefonları her cephede bulunmaktadır. TSK’nın ele geçirdiği betonarme bir mevzi ile ÖSO’cular tarafından yakalanmış bir YPG’linin sayısız kere haber kanallarında yayınlandığı hesaba katılırsa, eğer başka mevzilerde de ilerleme sağlanmış olsaydı mutlaka kamuoyu haberdar edilirdi diye düşünebiliriz. Nitekim uzun bir süre sonunda Burseya dağında hâkimiyet sağlayan TSK ve ÖSO kuvvetleri bu başarıyı çok sayıda video ve fotoğrafla duyurmuş, hatta ciddi siyasi ve diplomatik sıkıntılar yaratma pahasına dağın tepesine Türkiye bayrağı dikerek bu duyuruyu güçlendirmeyi seçmiştir.

Henüz askeri çatışmalar kırsal alanda yaşanıyor ve Afrin’e doğru açılan vadilerde tayin edici ilerlemeler kaydedilmiş değil. ÖSO çetelerinin imkân ve kabiliyetleri çok kuşkulu. Ancak TSK’nın bu operasyonu gerçekleştirecek gücü, imkân ve kabiliyetleri fazlasıyla mevcut. Ne var ki bu gücün tam olarak kullanılması, çok daha fazla sayıda askerin sahaya sürülmesi, nihayet çatışmalar kırsaldan şehre ulaştığında sivil kayıplarının çok sayıda yaşanacağı bir savaşın yaşanması anlamına gelecektir. Türkiye’nin geçmiş deneyimlerden hareketle Afrin’de sokağa çıkma yasağı ilan edecek durumu da yoktur. Harekât bittiğinde Sur’daki, Nusaybin’deki yıkık şehir görüntüsünün dünya basınına yansıması halinde de “TOKİ’yi getirip yeniden inşa edeceğiz” söyleminin ikna edici olma şansı ise son derece düşüktür.

Tüm bunlara rağmen TSK ve ÖSO, Afrin’de hâkimiyet sağlayabilirse o kadar yıpranmış olacak, o kadar meşruiyet kaybına uğrayacaktır ki ABD’nin arka çıkmadığı durumda bölgede tutunması neredeyse imkânsız hale gelecektir. Fransa’nın meseleyi BM Güvenlik Konseyi’ne taşıma girişimleri, PYD’yi terörist olarak nitelemek bir yana DAİŞ üyesi Fransız vatandaşlarının PYD bölgesinde yargılanmasına cevaz vermesi, Almanya’nın Leopar tankları modernizasyonunda ayak sürümeye başlaması, Avrupa’nın her köşesinden “kaygı” açıklamalarının artması işin başındaki “sırt sıvazlamaların” yerini “parmak sallamaların” alacağına işaret etmektedir. ABD’nin ise başta karşı çıkar gibi göründüğü askeri müdahaleleri sonradan himaye etmesi ve uluslararası tecride paralel olarak süreci tamamen kendine tabi kılması ilk değil. Bakınız Kıbrıs! İşte ABD’nin Türkiye’yi çektiği kanlı tuzak budur.

Erdoğan’ı bekleyen sürpriz: Suriye Arap Ordusu

Türkiye’nin takılması muhtemel engeller ABD’nin kurduğu tuzaktan ibaret de değildir. ABD’nin Afrin tuzağına doğru tam hız giden TSK ve ÖSO güçleri Afrin’e yaklaştığında bambaşka bir sürprizle karşılaşabilir: Esad’ın Suriye Arap Ordusu! Zeytin Dalı’nın başından itibaren çeşitli aşamalarda Afrin’in Suriye ordusuna bırakılması seçeneği gündeme gelmiştir. Rusya’da bulunan Rojava temsilciliğinin sözcülerinden Rodi Osman, Rusya’nın Afrin’i Esad’a teslim etmelerini teklif ettiğini ancak bunu reddettiklerini açıkladı. Daha sonra YPG ile Esad güçlerinin bir anlaşmaya vardığı iddiası ortaya atıldı ama yalanlandı. Ardından bir kez daha bu sefer Afrin Özerk Yönetimi adıyla bir açıklama yapıldığı ve bu açıklamada “Suriye devletini Afrin karşısındaki yükümlülüklerini yerine getirmeye, Türkiye sınırını Türk işgalcilerden gelen saldırılar karşısında korumaya ve Afrin bölgesinin sınırlarını güvence altına almak adına Suriye silahlı kuvvetlerini mevzilendirmeye çağırıyoruz” dendiği çok çeşitli kaynaklarda yer aldı. Belli ki Afrin’deki PYD güçleri bölgede inisiyatiflerine müdahale edilmeksizin Suriye ordusunun bölgede varlık göstermesini ve TSK’nın ilerleyişini askeri olarak olmasa da politik olarak zora sokmasını istiyor. Esad’ın ise askerleriyle gelmek için bölgede tam bir hâkimiyet kurmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.

Bu noktada Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mekdad’ın açıklamaları gidişat açısından belli bir fikir verebilir. BBC’ye konuşan Mekdad operasyonu açıkça işgal olarak nitelendiriyor. Bu nitelendirme önemli. Çünkü Suriye ordusu TSK’nın karşısında caydırıcı bir kuvvetle çıkmasa bile tüm meşruiyetini “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılıyız” ve “kimsenin toprağında gözümüz yok” söylemlerine dayandıran Türkiye’nin üzerinde durduğu politik zemini tamamen çekip alacaktır. Rusya’nın pozisyonunun “Zeytin Dalı”na destek değil bir aradan çekilme hali olduğu Mekdad’ın açıklamalarından da görülmektedir: “Rusların ne düşündüğünü biliyoruz. Rusya'nın Suriye adına hareket edebileceğini ya da Suriye'de şimdiye kadar savunduğu prensiplere karşı hareket edebileceğini düşünmüyorum. Dolayısıyla bu, Türkiye'nin Suriye egemenliğine karşı bir saldırganlığı ve Suriye'nin böylesi bir saldırıya karşı her tür cevabı vermeye hakkı var." Açıklamanın devamında Mekdad doğrudan ya da dolaylı olarak cevap verdiklerini söylüyor; ardından da “özellikle herhangi bir eylemden bahsetmeyeceğim ancak Suriye'nin kendini korumaya hakkı vardır. Tekrar tekrar söyledik, Türk rejiminin saldırılarına yanıt vermek için mümkün olan her aracı kullanacağız” diye ekliyor. Açıklamanın devamında bu cevabın Türk uçaklarını hava savunma füzeleriyle düşürmeyi de kapsadığını okuyoruz. Tüm bu açıklamalardan Suriye’nin Afrin’de, Halep’teki PYD mahallelerinden ya da Mınbiç’ten savaşçıların Afrin’e geçmesi, Esad’ın hâkim olduğu bölgelerden lojistik destek sağlanması gibi yöntemlerle dolaylı olarak müdahil olduğunu anlıyoruz. Ayrıca Suriye Arap Ordusu’nun Halep’e doğru ilerleyen TSK konvoyunun güzergâhında bombalamada bulunup konvoyu durdurması da son derece manidar. Konvoyun güzergâhı Astana’da anlaşmaya varılan ve Türkiye’nin kontrolüne bırakılan çatışmasızlık bölgesi sınırları içinde. Ancak Suriye ordusunun silahlı karşı koyuşu konvoyun hareketini Astana kapsamında görmediğine işaret ediyor. Muhtemelen konvoyun bölgede Suriye ordusu ile çatışan Ahrar-üş Şam ve HTŞ güçlerinin arasına girmeyi ve bu bölgeden ÖSO’yu takviye edecek güçleri sevk etmeyi planladığını düşündüler. Bu sebeple de askeri bir karşılık verdiler.

Daha sonra bu konvoya PYD’liler bir bombalı araçla saldırıda bulundu. PYD’nin bu saldırıyı Suriye hâkimiyetindeki bölgeden geçmeden yapma şansı yok. Bu yüzden Suriye ordusunun dolaylı müdahalesi ile dolaysız bir çatışma arasında son derece ince bir çizgi olduğu görülmekte.

Belli ki PYD/YPG, Zeytin Dalı’nı Afrin’i çevreleyen kırsal ve dağlık bölgelerde tuttukça Suriye’yi koşulsuz olarak çağırmaktan, Suriye ordusu ise PYD/YPG kendisine mecbur kalıncaya kadar bu çağrıya cevap vermekten imtina edecek. Ancak dikkat edilirse her iki durumda da “Zeytin Dalı”nın önüne koyduğu askeri ve siyasi hedeflere ulaşması söz konusu değil. Bu durumda “Zeytin Dalı”nın önünde iki yol kalır. Ya bölgeyi Suriye ordusuna bırakarak geri çekilmek ya da Suriye ordusu ile de açık bir savaşa girmek. İlki Türkiye halkı için değil ama Erdoğan için kesin bir yenilgi anlamına gelir. Afrin halkı açısından ise bu durum ehveni şer olarak görülecektir. İkinci seçenek ise hem Türkiye halkı hem de Erdoğan için ayrı ayrı ve çok büyük ve kesin bir yenilginin kapısını aralar. Rusya ve İran, son tahlilde Suriye’yi tutacak, ABD kendisi için stratejik önemi olmayan Afrin için Rusya ile çatışma olasılığını göze alıp Türkiye’ye arka çıkmayacak, Erdoğan belki de yanında sadece kendisine küfürlü şiirler yazan ama Esad rejimine son verme konusunda tam bir fikir birliği içinde olduğu Boris Johnson’ı bulabilecektir.

Amerikan oyunu nasıl bozulur?

Görüldüğü gibi tüm olası senaryolarda “Zeytin Dalı” Batının emperyalist merkezlerine uzatılmaktadır. Nihayetinde Türk, Kürt ve Arap halklarının kanı pahasına girilen, sonuçsuz bir macera ve yıkım söz konusudur. Bu koşullar altında ve tüm baskılara rağmen “savaşa hayır” demenin kıymeti vardır kuşkusuz. Ama haklı bir özlemi ifade etmenin ötesinde somut bir manası olmadığı görülmelidir. Ortadoğu söz konusu olduğunda sözde “barış süreci”nde (özünde Türkiye tekelci sermayesinin sömürgeci bir petrol açılımı söz konusu idi) olduğu gibi bir cephede silahların susması diğer cephelerde oluk oluk kan akmaya devam ediyorken “barış” diye adlandırılamaz. Bu anlamda Ortadoğu’da emperyalizm nihai yenilgiye uğratılmadan gerçek bir barıştan da söz edilemez. Dolayısıyla doğru bir savaşı savunmaktan başka çare yoktur. Bu savaş da Türk, Kürt, Arap, Fars ve diğer kardeş halklar arasında değil emperyalizme ve Siyonizme karşı olmak zorundadır. Tuzaklardan kurtulmanın oyunları bozmanın yegâne yolu budur. Bir kez savaş planları ve güçlerin mevzilenmesi emperyalizme ve Siyonizme karşı gerçekleştirilmeye başlandığında halkların kardeşliği bir empati meselesi olmaktan çıkıp askeri, siyasi, ekonomik, kültürel bir zorunluluk halini alacaktır.

Kürtlerle barış ABD’yle savaş!

Bu anlamda Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını savunmak emperyalizme ve Siyonizme karşı savaşla çelişmez. Gelinen aşamada Kürtlerin kaderini tayin hakkını savunmak PKK/PYD/YPG çizgisinin desteklenmesini de gerektirmez. Tam tersine PYD/YPG’nin ABD ile stratejik işbirliğine yönelmesi er ya da geç Kürt hareketini bölecektir. ABD, Kerkük petrolleri için Kürtleri satan Barzani gibi Rakka petrolleri için Afrin’i satacak işbirlikçiler bulacaktır. Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı, tüm Ortadoğu’nun ezilen halkları için olduğu gibi emperyalizme ve Siyonizme karşı kazanılmak zorundadır. Pentagon’un gözdesi olmanın da, NATO parlamenterler asamblesine vekil vermenin de kâr etmediğini, Türk, Arap, Fars ve tüm emperyalizme bağımlı halklar gibi Kürt kanının da emperyalizmin gözünde beş para etmediğini görmek için daha ne kadar trajedi yaşanması gerekiyor? Rusya Afrin’de aradan çekildiğinde “Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi aktörlerle ittifaklar şekillenecektir”[11] diyecek kadar ufuksuz, tutarsız ve gerici bir siyaset Kürtlere hangi özgürlüğü getirebilir? Halkların kardeşliğine nasıl katkıda bulunabilir? Bu yanlış siyasetin terk edilmesi ve Amerikan askeri olmanın tümüyle reddedilmesi, Kürtlerin özgürlüğü aleyhine değil lehinedir!

Öte yandan emperyalizme ve Siyonizme karşı tutarlı bir mücadeleye girişmenin şartı da Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunmaktır. Emperyalizme karşı mücadelede ise ne Türk ne Arap ne Fars milliyetçiliğinin ne de İslamcılığın değişik versiyonlarının birer mevzi olmadığı tam tersine halkların zayıf karnı olduğu tecrübeyle görülmüştür. Hepsinin stratejisi son tahlilde emperyalizmin ve Siyonizmin imtiyazlı müttefiki, işbirlikçisi olmaya varmaktadır. Dolayısıyla da Türk, Kürt, Arap ve Fars halklarının her birinin hürriyet mücadelesi organik olarak emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadeleyi kapsamak, ulusların ve dillerin tam eşitliğini barındıran bir Ortadoğu Sosyalist Federasyonu perspektifine ulaşmak zorundadır.

Bu yolda halklar arasında barış, emperyalizme ve Siyonizme karşı savaşın teminatıdır. Türkiye için bu yolun bugünkü uğrağı ise Kürtlerle savaş değil barıştır. Düşman en başta ABD emperyalizmidir. Güvenlik tehdidi sınır dışında olmaktan önce başta ülke içindeki emperyalist üslerdedir ve NATO üyeliğinin bizzat kendisidir. Sınır dışında ise ABD emperyalizminin yuvalandığı bölgeler Afrin değil Mınbiç ve Fırat’ın doğusudur. Bu bölgelerden ABD’nin kovulması için Kürtlerle barış politikası izlenmeli, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı tanınmalı ve Amerikan cephesi kırılmalıdır.  Bugün izlenen yanlış politika hem halkların kardeşliğine zarar veriyor hem de ABD’ye “gitme kal”, “birlikte yürüyelim” diyor. Oysa doğru politika Kürtlere “gel barışalım” Yankee’ye ise “go home” demelidir!  

  

 


Gerçek'i paylaş:

Gerçek Sayılar

Öncü İşçi

Tüm kongre belgeleri

Gençlik Bültenleri