Bankalar ve Bayraklar (10-08-2007)

Bugüne kadar insan toplumu hiçbir zaman topyekun bir yokoluşun tehdidi altında yaşamamıştı; bugüne kadar hiçbir zaman yeryüzünde global (küresel) sorunlarla global ölçekte hesaplaşması gereken bütünleşmiş bir insan toplumu varolmamıştı. Bu olgu yadsınamaz bir kesinlik taşıyor, bu yüzden de her tür alarm sinyalinin neden güçlü biçimde çalmaya başladığı anlaşılabilir hale geliyor: ekolojik tehlikeler, kaynakların tükenişi, grevler, ekonomik resesyon, nükleer tehdit, dış borçlar vb. vb.

Büyük ölçüde bilimsel bilginin ürünü olan teknolojik ilerlemeden kaynaklanan günümüzün bu karmaşık ve dinamik dünyasında, bütün ülkeler ve bütün halklar kendimizi bir karşılıklı bağımlılık durumunda buluyoruz.

"Majesteleri"nin grevleri nükleer tehdit ve ekolojik tehlikeler ile aynı solukta saymış olmasına takılmazsak, burada hiç kuşkusuz dünya burjuvazisinin son dönemde yıldızı parlayan yeni ideolojik çerçevesinin en temiz ifadelerinden birini buluyoruz. Globalizm adını taşıyan bu yeni ideolojik akımın temelleri burada hayranlık verici derecede açık ve seçik biçimde ifadesini bulmuş: değişen teknoloji, bütünleşen dünya, sorunların ortaklığı, karşılıklı bağımlılık -- iki kısa paragrafta bütün bunlara yer verilmiş.

Uluslararası burjuvazinin bu yeni "enternasyonalizmi"nin hedefleri açık: emperyalizmin ekonomik ve politik hareketinde ulusal devletlerin yarattığı engelleri ortadan kaldırmak, böylece dünya çapındaki emperyalist müdahalelere (dün Panama, Irak, bugün Kürdistan, Somali, yarın başka ülkeler) bir meşruiyet temeli yaratmak.[2] Globalizm bu yüzden ulusal devletlerin ve milliyetçiliğin çağının geçtiğini kanıtlama çabasında. Bu yüzden dünyanın global (küresel) düzeyde tümüyle bütünleştiği vurgulanıyor.

Ne var ki, bütünüyle ideolojik amaçlarla geliştirilmiş olan bu teorik çerçevenin boğazına takılan bir küçük kılçık var. Globalizmin ulusal devletlerin ve milliyetçiliğin çağının (ve modasının) geçtiğini bu kadar güçlü biçimde belirttiği dönem, her türden milliyetçi hareketin dünyayı kasıp kavurduğu, ulusların birbirinin boğazına sarıldığı bir dönem tam da. Bu sorun karşısında globalizmin cevabı, birazdan göreceğimiz gibi, milliyetçiliği geçmişin, 19. yüzyılın, hatta daha eski dönemlerin akıldışı bir kalıntısı gibi sunmak. Böylece, günümüz dünyasının iki temel eğilimi, sermayenin ve dünya sisteminin uluslararası bütünleşmesi ile uluslararası politik düzende yaşanan parçalanma ve bölünme, kısaca söyleyecek olursak uluslararasılaşma ile onun karşı kutbunda yer alan partikülarizm[3] birbirinden bütünüyle bağımsız dinamikler haline geliyor, hatta birbirlerine dışsal olarak karşıt (antinomik) olgular olarak sunuluyor.

Oysa günümüz dünyasının bu iki temel eğilimi, yani uluslararasılaşma ile partikülarizm arasında çok sıkı bir bağlantı var: bunlar birbirlerine dışsal olarak karşıt iki olgu olmak bir yana, kelimenin en arı anlamında diyalektik bir çelişkinin iki kanadı olarak birbirlerini karşılıklı olarak belirliyor, geliştiriyor, koşullandırıyorlar. Partikülarizm, geçmişin bir kalıntısı olmak bir yana, sermayenin hakimiyeti altında gelişmekte olan bir uluslararasılaşma sürecinin kaçınılmaz bir ürünü.

Bu yazıda, günümüzün açıklanması gereken yakıcı sorunlarından biri olan milliyetçiliğin yükselişine bu çerçeve içinde bir cevap getirmeye çalışacağım.

{mospagebreak title=Milliyetçi dalga karşısında globalizm}

Milliyetçi dalga karşısında globalizm

"Los Angeles'ten İstanbul'a, Berlin'den Tokyo'ya... Globalleşen Dünyanın Dergisi." Türkiye'nin kozmopolit aydınları, üç emperyalist merkezin büyük kentlerinin sıralandığı bir dizi içinde Türkiye'nin entelektüel başkentinin adının da geçmesinden kuşkusuz büyük mutluluk duyacaktır. Artık Türkiye'nin kozmopolit burjuva aydınları da emperyalist merkezlerde gelişen düşünce akımlarını popüler bir üslup içinde hızla kendilerine aktaran bir dergiye kavuşmuş durumdalar: kendini yukarıda aktarılan kelimelerle tanımlayan New Perspectives Quarterly Türkiye, daha sentetik ve estetik adından başlayarak, ne kadar "global" bir perspektife sahip olduğunu ortaya koymuyor mu ? İşte bu dergi, birkaç ay önce yayınlanan 3. sayısını "Milliyetçilik Rüzgarları" konusuna ayırmış. Burjuva bilim adamlarından (Isaiah Berlin, Robert Reich, Lester Thurow vb.) kapitalistlere (Walt Disney Şirketi'nin başkanı Michael Eisner), uluslararası kuruluşlarda yöneticilik yapmış bürokratlardan (eski BM genel sekreter yardımcısı Brian Urquhart, UNESCO'nun genel müdürü Federico Mayor, Prens Sadreddin Ağa Han) çeşitli eğilimlerden devlet adamlarına (eski Almanya dışişleri bakanı Genscher, İtalya dışişleri bakanı de Michelis, İspanya'nın sosyal demokrat başbakanı Felipe Gonzalez vb.) kadar bir dizi "seçkin" insanın görüşlerine başvurmuş dergi. Globalizmin günümüzün milliyetçilik dalgasına bakışını kavrayabilmek için eşi bulunmaz bir derleme.

Daha sayının ilk sayfalarından, Türkiye yayıncısının düşüncelerini içeren "Geçmişe mi Geleceğe mi ?" başlıklı "Türkiye Perspektifi" yazısı ile derginin Amerikalı yayın yönetmeni Nathan Gardels'in yorum yazısı "Yeni Babil ve En Soylu Acı", globalizmin güncel milliyetçilik dalgasına nasıl baktığını açıklıkla ortaya koyuyor. Şimdi bu görüşü ana hatlarıyla özetleyelim.

(1) Dünya hızla bütünleşmeye gitmekte, ulusal devletin anlamı ortadan kalkmaktadır. Sorunlar global ölçekte çözüm beklediğine göre, insan hakları, çevreyi koruma vb. nedenlerle Birleşmiş Milletler'in, ulusal egemenliği kısıtlayan bir müdahale hakkı olmalı ve bu hak hukuki güvence altına alınmalıdır. Aynı zamanda BM yürütme yetkisiyle ve askeri yaptırım gücüyle donatılmalıdır.[4]

(2) Ulusal devletlerin ve milliyetçiliğin çağının geçtiği iddiası ile "milliyetçilik rüzgarları" arasındaki çelişki karşısında globalizmin ilk refleksi, dünyayı ikiye bölmektir. Günümüzde iki uygarlık, "toprağın uygarlığıyla uydunun uygarlığı" mevcuttur (Gardels): yani, Türkiye yayıncısının deyişiyle "dünyanın bir bölümü milliyetçi ve etnik ayaklanmalarla ondokuzuncu yüzyılı yeniden yaşarken öbür bölümü de ulus-devletin çözülmesini, teknopollerin doğuşunu ve uydu uygarlığını yaşamaya başlıyor."[5] Böylece, dünya, ulusal devletin çözülmesiyle globalleşen bir alt bütün ile hala milliyetçilikle iştigal eden bir başka alt bölüme bölünür. Burada globalizmin bir ilk çelişkisiyle karşılaşırız: adını yerküreden alan globalizm (küreselcilik) şimdi "kısmi globalizm" gibi kavramsal bir çelişkiyi içeren bir savunma hattına çekilmiş olmaktadır !

(3) Bu ikilik, beraberinde globalizmin milliyetçilik hakkındaki temel görüşünü de getirir. Milliyetçilik "uydu uygarlığı"nın gereklerine tümüyle ters düşer, geçmişin, 19. yüzyılın bir kalıntısıdır. Bu yüzden de maddi temelleri yoktur, akıldışı "manevi" dürtülerin bir ürünüdür.[6] Globalizm, bu "çağdışı" karakteri dolayısıyla, günümüz milliyetçiliklerine küçümseyici bir yaklaşımla "kabilecilik" (Frenkçe terimle "tribalism") adını takar.[7] Bu yaklaşım, burjuva sosyal biliminde hakim metodoloji olan modernleşme teorisi ile birebir örtüşür. Bu teoriye göre, toplumsal değişim içinde ortaya çıkan yeni toplumsal ilişki ve biçimler, eskiyle tam bir karşıtlık içinde ağır ağır onun aleyhine gelişir. "Geleneksel" adı verilen ilişkiler nerede varlığını sürdürüyorsa, "modern" olan orada yeteri kadar kök salamamış demektir. Tersine, "modern" olan ne kadar yayılırsa "geleneksel" olan o ölçüde ortadan kalkar. Bu metodolojik yaklaşımın doğrusal bir tarihsel gelişme anlayışı üzerinde yükseldiği açıktır.[8] Bu anlayışın tartıştığımız konu çerçevesinde yarattığı çelişki çıplak biçimde ifade edilebilir: madem milliyetçilik modernleşmenin (yani bu durumda globalleşmenin) yeterince yayılmamış olmasının ürünüdür, o zaman neden son dönemde globalleşme sıçramalı bir gelişme göstermişken milliyetçilik azalmak bir yana azmıştır ?

(4) Nihayet, globalizmin milliyetçiliği çağını doldurmuş bir ideoloji olarak sunması, ampirik gerçekliğin bir bölümüne gözünü kapatmasını gerekli hale getirir. Globalizme göre milliyetçilik bürokratik işçi devletlerinin ve azgelişmiş kapitalist ülkelerin ("Üçüncü Dünya"nın) toprağında hayat bulur, "uydu uygarlığı"nı yaşayan gelişmiş kapitalist ülkelerde milliyetçiliğe hayat yoktur. Bu tezi en açık biçimde NPQ'nun Türkiye yayıncısı dile getiriyor: "Milliyetçi ayaklanmalarla uğraşanlar kimlerdir ? Bugüne kadar totaliter yönetimlerin baskısı altında yaşayan veekonomik bakımdan geri kalmış bölgelerin halkları."[9] Amerikalı yayın yönetmeni de milliyetçi hareketleri şöyle örnekliyor: "Sırplar, Litvanyalılar, Tacikler, Ruslar, Gürcüler ya da Eritreliler..."[10] Görüldüğü gibi aynı kümeler sözkonusu. Milliyetçi hareketler arasında emperyalist ülkelere yer yok. Bunun gerçek dünyanın verileriyle uyuşmadığını aşağıda göreceğiz.

Globalizmin milliyetçilik konusundaki görüşlerini böylece özetlemiş oluyoruz. Artık esas konumuza, günümüzde milliyetçiliğin yükselişinin ardındaki dinamiklerin incelenmesine geçebiliriz. Ama önce sermayenin uluslararasılaşması sürecine kısaca bakmamız yararlı olacak.

{mospagebreak title=Sermayenin Uluslararasılaşması}

Sermayenin Uluslararasılaşması

Her ideoloji gibi globalizm de gerçek dünyanın belirli veçhelerini bir sınıfın (ya da başka bir toplumsal grubun) çıkarları açısından yorumlayarak belirli bir kalıba döker ve sistemleştirir. Dolayısıyla, her ideoloji gibi, globalizmin de bütünsel yapısı içinde çok önemli gerçekler kısmi, çarpık ve tek yanlı biçimde dile getirilir. Globalizm sözkonusu olduğunda, bu kısmi, tek yanlı gerçeklerin en önemlisi şudur: sermayenin uluslararasılaşma sürecinde İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanan dev boyutlu gelişmeler, tek bir dünya sistemini yaratarak tekil ulusların hayatını her geçen gün daha fazla içiçe sokmaktadır.

Sermayenin uluslararasılaşması ve dünya ekonomisinin bütünleşmesi, somut göstergeleriyle Türkiye insanının yaşamında bile o kadar açıklıkla görülebiliyor ki konu üzerinde uzun uzadıya durmanın bu yazının amaçları açısından gereği yok. Sadece, uluslararasılaşmanın boyutları hakkında bir fikir verebilmesi ve sermayenin tarihsel gelişiminin yarattığı çelişkilerin daha elle tutulur biçimde farkedilebilmesi için birkaç noktaya değinmek yararlı olacak.

Birincisi, sermaye daha yükselişinin şafağından başlayarak yenidenüretiminin koşullarını dünya çapında geliştirmeye yönelmiş olsa bile (Amerika'nın talanı, Hindistan'ın boyunduruk altına alınması, Afrika'nın köleleştirilmesi daha ilk birikimin bile dünya çapında mekanizmalar yarattığını gösteriyor), emperyalizm çağında uluslararasılaşma daha önce ancak marjinal olarak görülmüş biçimler altında ortaya çıkar. Daha önce sermayenin Batı Avrupa'daki anavatanıyla dünyanın geri kalan yöreleri arasındaki ekonomik alışveriş esas olarak metaların dolaşımıyla, yani ticaretle sınırlı kalırken, emperyalizm çağında sermaye ihracı, yani sermayenin dünya çapında dolaşımı ön plana geçer. Emperyalizm çağının başlangıcında, sermaye ihracının ağırlıklı biçimi, banka kredilerinin, yani para sermayenin uluslararasılaşması iken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, emperyalizmin eğilimleri olgunlaştıkça, üretim sermayesinin dünya çapında dolaşımı belirleyici biçim haline gelir. Günümüz kapitalizmine damgasını vuran ve bu dönemi 20. yüzyılın ilk yarısından bile farklılaştıran olgu, üretimin uluslararasılaşması sürecidir. Bu konuda çarpıcı bir örnek için sözü Amerikalı bir iktisatçıya bırakalım:

Örneğin bir Amerikalı, General Motors'dan bir Pontiac Le Mans aldığı zaman uluslararası bir alışveriş yapmış oluyor. Otomobil için General Motors'a ödenen 20.000 doların yaklaşık 6.000 doları el emeği ve montaj için Güney Kore'ye, 3.500 doları motor ve elektronik aygıtlar gibi gelişmiş parçalar için Japonya'ya, 1.500 doları model ve çizim mühendisliği için Batı Almanya'ya, 800 doları küçük parçalar için Tayvan ve Singapur'a, 500 doları pazarlama için İngiltere'ye, 100 doları bilgi işlemleri için Barbados ya da İrlanda'ya gidiyor. Kalan 7.600 dolar ise Detroit'teki strateji uzmanları, New York'taki banker ve avukatlar, Washington'da şirketin lobisini yapanlar, ülke çapındaki sigorta elemanları ve General Motors hisse sahipleri arasında paylaşılıyor -- bunların çoğu ABD'de yaşamakla birlikte, aralarında yabancı uyruklu olanların sayısı giderek artıyor.[11]

Sermaye ihracının ve üretimin uluslararasılaşmasının belirleyici süreç haline gelmesi elbette dünya ticaretinin önemini ortadan kaldırmıyor; tam tersine onu uyarıyor, ama bir yandan da kendine tabi hale getiriyor. Sermaye ihracının meta ihracı karşısındaki bu belirleyiciliğinin en çarpıcı ifadelerinden biri şudur: bugün ABD'nin ihracat ve ithalatının, yani toplam dış ticaretinin yarısı, üretimin uluslararasılaşması dolayısıyla çokuluslu şirketlerin ülkeden ülkeye girdi ve ürün transferinden kaynaklanmaktadır.[12]

Üretim sermayesinin uluslararasılaşmasının yanısıra ve büyük ölçüde ona eşlik eden bir süreç olarak para sermaye de uluslararasılaşmaktadır. Bu olgunun bankaların, kredinin, borsaların, finans araçlarının uluslararasılaşması gibi çok çeşitli veçheleri olmakla birlikte en çarpıcı yönlerinden biri (ve daha sonra ele alacağımız temel çelişkilerden birine ışık tutan bir etken) döviz borsalarında işleme giren para sermayenin boyutlarıdır. Ernest Mandel'in verdiği rakamlara göre, her gün dünya döviz piyasalarına çıkan yüzer gezer paranın ortalama miktarı 3 trilyon dolar civarındadır. Bu günlük miktar, uluslararası ticaretin yıllık hacmine eşittir! Aslında uluslararası kuruluşlar açısından bile verilen rakamlar sadece birer tahmindir, kesin miktar hiç kimse tarafından bilinmemektedir. Dolayısıyla, Mandel'in de vurguladığı gibi, miktarı bilinmeyen birşeyin denetim altında tutulabilmesi sözkonusu bile değildir.[13]

Ticarette, para dolaşımında ve üretimde ortaya çıkan dev boyutlu uluslararasılaşma, dünya ekonomisini bütün ulusal ekonomilerin içinde eridiği bir kazan haline getirir. Tek bir dünya ekonomisi, bütün ülkelerin ekonomik hayatını belirleyen temel etken niteliğini her geçen gün daha fazla kazanmaktadır. Artık hiçbir ülkenin kapitalistlerinin ve devletinin başka ülkelerdeki gelişmeleri ikincil önem taşıyan gelişmeler olarak görmesi mümkün değildir. Örneğin ABD Kuzey İrlanda'daki ulusal mücadeleye yalnızca müttefiki İngiltere'nin bir sorunu olduğu için ilgi duymakla yetinemez; Kuzey İrlanda sorunu aynı zamanda ABD burjuvazisini doğrudan doğruya ilgilendirir çünkü bugün bu politik birimin sınırları içindeki sınai işgücünün % 11'i Amerikan şirketleri tarafından istihdam edilmektedir.[14]

Ekonominin uluslararasılaşmasının bu gerçeklerinin dünya burjuvazisini politik alanda yeni bir takım uluslararası yapılanmalara yöneltmesi, globalizmin en temel beklentilerinden biridir. Ben sorunu iki aşamada ele almak istiyorum. Önce, politik alanda bu tür bir eğilimin en olgun ifadesi olan Avrupa Topluluğu'nu bu açıdan tartışarak bu örnekte politik yapıların uluslararasılaşmasının sınır ve çelişkilerini ortaya koymaya çalışacağım. Bunun ardından, tartışmayı genelleştirerek bu yazının ana tezini geliştirecek, uluslararasılaşma ile milliyetçilik arasındaki diyalektik ilişkiyi açıklamaya çalışacağım.

{mospagebreak title=Avrupa Topluluğu'nun önemi ve sınırları}

Avrupa Topluluğu'nun önemi ve sınırları

Sermayenin uluslarasılaşması, politik alanda ulusal devletin ve milliyetçiliğin aşılması yönünde herhangi bir dinamik yaratıyorsa, bugün bunun en ileri, en olgun biçimi Avrupa Topluluğu'nda (AT) cisimleşir. Zaman içinde değişen adlarının da gösterdiği gibi, bugünkü AT başlangıçta sadece bir Ortak Pazar'dı. Sonra ekonomik bütünleşme başka alanlara yayılınca Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) adını aldı. Nihayet, politik ve kültürel kaynaşma da topluluğun hedefleri arasına girince AT adı benimsendi. Böylece modern tarihte yepyeni bir deneyim ortaya çıkıyordu: ulusal devletler üstünde yer alan bir devlet birimi, henüz süreç tamamlanmaktan uzak olsa bile, ufukta bir ihtimal olarak gözüküyordu.

AT olgusu globalizmi büyüler. Çünkü bu yeni uluslarüstü devlet taslağı, globalizmin en azından gelişmiş kapitalist ülkelerde ulusal devletlerin artık gününü doldurmuş olduğu tezinin yaşayan bir örneği gibidir. Son dönemde, ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi) sözleşmesi bile, politik bir birleşme iradesini içermeyen bir ticaret anlaşması olduğu için bu tür bir vaadi.

AT ulusal devletlerin ve milliyetçiliğin gelişmiş kapitalist alanda aşılmış olduğu yolunda kanıt olarak kullanılabilir mi? Buna kesin biçimde hayır cevabını vermek gerekir. Elbette, tarihi yüzlerce yıl geriye giden bir takım devletlerin üst bir devlet biriminde birleşmeleri ihtimali, sadece kapitalist gelişme açısından değil, ulus sorununun kapitalizmi aşan enternasyonalist çözümünün ilk tohumlarını içermesi bakımından da dünya tarihsel bir öneme sahiptir. Bu anlamda AT olgusunu, ve daha da önemlisi bu olgunun ardında yatan uluslararasılaşma eğilimlerini küçümsemek, ulusların aşılacağı ve kaynaşacağı yeni bir dünya için mücadele eden enternasyonalistler açısından büyük bir körlük olur. Ama bu noktanın öneminin altını çizdikten sonra tekrarlamamız gerekiyor: AT olgusu, günümüzde ulusal devletlerin ve milliyetçiliğin önemini yitirmiş olduğu iddiasına destek olarak kullanılamaz.

Her şeyden önce şundan dolayı: AT'nun özellikle Tek Yasa ve Maastricht anlaşmalarıyla gündemine giren devletlerüstü devletin gerçekleşmesi hiçbir biçimde garanti altında değildir. Maastricht'in Danimarka halkınca reddedilmesi, Fransa'da ise kıl payı ile onaylanmış olması, gelecek açısından tehlike sinyalleri ise, 1992 sonbaharında yaşanan para bunalımında ortakların birbirine düşmesi, sermayenin farklı ulusal devletlerde örgütlenmiş dilimlerinin arasındaki çelişkilerin patlamalı biçimde ortaya çıkmasına yol açarak AT projesinin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne sermiştir. Gerek para bunalımında görüldüğü gibi ekonomik planda, gerekse Körfez Savaşı, Yugoslavya bunalımı ve benzeri uluslararası gelişmelerde gözlendiği gibi politik planda, AT'nu oluşturan emperyalist devletler ulusal temellerde sürekli olarak çelişki içine düşmektedir. Öyleyse AT olgusundan hareketle ulusal devletin ve milliyetçiliğin şimdiden aşılmış olduğunu ileri sürmek, en hafif deyimle aceleciliktir. Eğilimler sadece eğilimlerdir; tunçtan bir zorunlulukla gerçekleşecekleri gibi bir garanti yoktur, karşı eğilimler tarafından yenilgiye uğratılabilirler. Yarın ulusal devletin ve milliyetçiliğin aşılması anlamına gelebilecek bir olguyu bugün bu eğilimlerin gerçekleşmiş olduğu iddiasına kanıt göstermek soyut bir evrimciliğin temel sorunuyla karşı karşıyadır: somut gerçeği anlayamamak.

Ama esas önemli olan bu değil. Çünkü AT sadece bugün gerçekleşmesinin önünde varolan ulusal engeller dolayısıyla değil, aynı zamanda yarın gerçekleşse bile dünya sistemi içinde temsil edeceği konum bakımından da ulusal devletin ve milliyetçiliğin aşılması anlamını taşımaz. Birkaç nedenden. Herşeyden önce, AT bir proje olarak sermayenin dünya çapında ulusal bölümlenmelerini aşmayı değil, tam tersine bu ulusal bölümlenmenin yarattığı bir özgül sorunu, irili ufaklı birçok devlete bölünmüş olan Avrupa burjuvazisinin devasa ölçekte bir devlete (ve iç ekonomiye) sahip ABD burjuvazisi karşısında düştüğü rekabet zaafını çözmeyi hedefler. Yani burada burjuvazinin ulusal devletler düzeyinde bölünmüşlüğü veri olarak alınır; yalnızca bölünme çerçevesinde varolan güç dengelerinin değiştirilmesi hedeflenir. Eğer AT, bütün badireleri atlatarak devletlerüstü bir devlet olarak kurulabilse bile bu yeni devlet yeni bir ulusal devlet karakteri taşıyacak ve bu karakterini zaman içinde yönettiği topluma da aşılayacaktır.

Birçok ulusu bir araya getiren bir devletin bir "ulusal devlet" olarak anılması şaşırtıcı görünebilir. Ama böyle bir önermeye tepki göstermeden önce, şu soruyu sormakta yarar var: bugün herkesin birer "ulus-devlet" olarak andığı İspanya, Britanya ya da Fransa ne anlamda birer ulusal devlet oluyor ? Ayrıntıya girmeden hatırlayalım ki, İspanya'da İspanyolların yanısıra kendilerini birer ulus olarak kabul eden Katalan, Bask ve Galiçya halkları, Britanya'da İngilizlerin yanısıra ayrı uluslar olduklarını kimsenin tartışmayı bile aklına getirmediği İskoçlar, Galliler ve İrlandalılar, Fransa'da ise Bretonlardan Korsikalılara kadar bir halklar kuşağı yaşar. Örneğin Fransız ulusu diye bilinen ulus gerçekte Fransız devriminden sonra Fransız devleti tarafından yaratılmıştır.[15] Eğer AT'ın devletlerüstü bir devlet olarak kuruluşu başarıyla tamamlanırsa, bu yeni devlet de, hiç kuşku yok, onyıllara yayılacak bir süreç içinde kendi "Avrupa" ulusunu yaratacaktır. Şu sonuca varıyoruz: "ulus-devlet" gibi uygunsuz bir adla anılan mevcut devletleri o devletten bağımsız olarak her zaman varolmuş bir ulusal özün temsilcisi olarak kabul etmek, milliyetçi ideolojinin "ulus" kavramını fetişleştiren tuzağına düşmektir. "Ulus-devlet", özü itibarıyla, yalnızca burjuvazinin dünya çapındaki politik örgütlenmesinin parçalılığının bir ifadesidir. Öyleyse, AT bu parçalılığı devam ettiren, üstelik emperyalistler arası rekabeti ve mücadeleyi kızıştıran yapısıyla ulusal devletin ve (emperyalist) milliyetçiliğin mantığının tutsağıdır.

İkincisi, globalizmin gözbebeği AT, başka bir açıdan da, milliyetçiliği aşmak bir yana tersine resmi ırkçılığı kurumlaştıran bir dinamiğe sahiptir. AT'nu oluşturan oniki ülke, kendi aralarındaki sınırları adım adım ilga ederken bir yandan da Topluluğun dışındaki dünyaya karşı bütünüyle ırkçı, yabancı düşmanı bir korunma konumunu benimsemektedir. İç sınırları kaldırmayı öngören Tek Yasa'nın kabulünün hemen ardından imzalanan Schengen Antlaşması, bütün azgelişmiş ulusların üyelerine Avrupa'nın kapılarını sıkı sıkı kapatır. Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından Avrupa, kuşatma altında bir kale gibi etrafına yeni bir duvar örüyor.[16] Bu duvarın malzemesi ırkçılıktır. Milliyetçilik gününü doldurduysa, neo-Nazi ırkçılığı tamamlayan bu resmi ırkçılık neden ?

AT'nun ulusal devletin ve milliyetçiliğin artık aşılmış olduğuna dayanak olarak gösterilemeyeceğini kanıtlayan üçüncü bir olgu daha var: Avrupa Topluluğu içinde hemen hemen bütün ülkelerde gittikçe şiddetlenen milliyetçilik akımları. Kısa bir tarama, Britanya'da yüz yıldır süregiden İrlanda sorununa şimdi İskoçya ve Galler'de bağımsızlık talebini bile gündeme getiren milliyetçi hareketlerin eklendiğini, İspanya'da sürekli kanayan bir yara olan Bask sorununun yanısıra özellikle son yıllarda Katalan ve Galiçya milliyetçiliklerinin yeniden canlandığını, Fransa'da Korsikalıların silaha sarılacak kadar tepki içinde olduklarını, Bretonlardan Oksitanlara kadar birçok halkın kültürel kimliklerini yeniden keşfetmeye başladığını, Belçika'da ise Fransızca konuşan Valonlar ile Hollandalılarla akraba olan Flamanlar arasındaki mücadelenin her geçen yıl daha keskin bir nitelik kazandığını gösterecektir. İşte milliyetçiliğin gününü doldurmuş olduğu bir dünya ! Gerçekte bu milliyetçiliklerin yükselişi ne raslantıdır, ne de AT'nun gelişmesinden bağımsızdır. Tam tersine, milliyetçi taleplerin yükselişi doğrudan doğruya AT'nun gelişmesinin, yani uluslararasılaşmanın bir ürünüdür.

Ama şimdilik burada duralım. Çünkü AT içindeki milliyetçilikler, temelleri açısından günümüz milliyetçiliklerinin birçoğu ile ortak dinamiklere sahip. Dolayısıyla artık AT ile ilgili tartışmayı bağlayarak günümüzde genel olarak milliyetçi hareketlerin yükselişini açıklamaya geçmemiz gerekiyor.AT ile ilgili tartışmayı şöyle noktalayabiliriz. Marx, hisse senetli şirketlerin özel mülkiyetin özel mülkiyet sınırları içinde ilgası olduğunu söylemişti.[17] Benzer bir söyleyişle şöyle diyebiliriz: AT, ulusal devletin ulusal devletin belirlediği sınırlar içinde aşılmasıdır. Hisse senetli şirketler nasıl 20. yüzyılda sermayenin en uygun varoluş biçimi haline geldiyse, eğer kuruluşu başarıyla tamamlanabilirse (eğer!), AT da ulusal burjuva devletinin 21. yüzyıldaki en uygun biçimi olmaya adaydır.

{mospagebreak title=Uluslararasılaşmanın ürünü olarak milliyetçilik}

Uluslararasılaşmanın ürünü olarak milliyetçilik

Globalizmin hayallerinin tersine, bir devletlerüstü devletin kurulması yolunda adımların atılmakta olduğu Avrupa'da bile, ulusal devletin ve milliyetçiliğin ölüm fermanını imzalamanın yersiz olduğunu görmüş bulunuyoruz. Ama henüz milliyetçilik globalizmin hareket noktasını oluşturan uluslararasılaşma sürecinin karşısında dışsal bir engel gibi görünüyor. Henüz bu yazının temel tezini oluşturan noktayı tartışmadık. Bu nokta şu: günümüzde, globalizmin en seçkin coğrafi alanı olan Avrupa'da bile yükselmekte olan milliyetçiliğin temel dinamiği, uluslararasılaşma sürecinin kendisinde yatar. Globalizmin diliyle söyleyecek olursak, milliyetçiliğin mezarını kazdığı düşünülen küreselleşme, kapitalist üretim tarzının hakim olduğu bir dünyada, tam aksine, milliyetçiliğin ürediği yataktır. Başka bir deyişle, emperyalist kapitalizm koşullarında, küreselleşme tam karşıtını, milliyetçi partikülarizmi harekete geçirir. Öyleyse, uluslararasılaşma ve milliyetçilik kapitalizmde aynı diyalektik çelişkinin karşıt kutuplarını oluşturur.

Anlaşılabileceği gibi, bu söylenenlerin ışığında günümüz milliyetçilikleri globalizm parspektifinde göründüğü gibi, 19.yüzyıldan kalıntı olarak devralınan, günün koşullarıyla ilişkisi olmayan, arkayik, akıldışı dürtülerin ürünü değildir. Tam tersine modern bir olgunun, kapitalizmin en son gelişme eğilimlerini ifade eden uluslararasılaşma sürecinin uyardığı kendisi de modern bir olgudur. Elbette bunu milliyetçi ideolojinin geriliğinin ya da akıldışılığının karşısına koymamak gerekir. Milliyetçilik kendi mantığında içerdiği dışlayıcılık dolayısıyla, ideolojik yaklaşımı bakımından, tek bir sistem haline gelmiş modern dünyanın karşısında yer alır. Ama ideolojinin arkayikliği milliyetçi hareketlerin ardında son derecede iyi tanımlanmış güncel maddi çıkarlar olmadığı anlamına gelmez. İşte tam da bu maddi çıkarlardır ki, onyıllar boyunca birçok toplumun bağrında uyuyakalmış olan milliyetçi ideolojiyi yeniden ayaklandırmıştır.

Sorun başka bir biçimde de ifade edilebilir: tartışma konusu olan, farklı ulusal gruplar arasında tarihten kaynaklanan sorunlar olup olmadığı değildir. Ulusal karşıtlıklar, hatta düşmanlıklar hemen hemen bütün toplumların bağrında sürekli olarak varlığını sürdürmüştür elbette. Ermenilerle Azeriler, Hırvatlarla Sırplar, Valonlarla Flamanlar arasında öteki etnik, ulusal gruba yönelik korku, kuşku, nefret hatta kin duyguları hiçbir zaman tümüyle ortadan kalkmamıştır. Sorun şudur: geçmişten beri varlığını sürdüren bu ulusal önyargılar, neden bugün birdenbire evrensel biçimde patlak vermiştir ? Neden dün değil de bugün ? Milliyetçiliği sadece ideoloji dünyasındaki ifadesiyle kavrayan globalizmin bu soruya doyurucu bir cevabı yoktur. Oysa milliyetçiliğin bugünkü yükselişini somut olarak açıklamak istiyorsak bu soruya cevap vermek zorundayız.

(1) Varolan ulusal devletlerin bunalımı

Uluslararasılaşma ile milliyetçiliğin karşıt kutuplar halinde oluşturduğu çelişkinin dinamiğini kavrayabilmek için, önce sermayenin uluslararasılaşmasının varolan ulusal devletler üzerindeki etkisini ele almamız gerekiyor. Her ülkenin, farklı derecelerde de olsa, dünya ekonomisiyle ticaret, para sermaye akımları ve üretim alanlarında artan ölçekte bütünleşmesi, varolan devletlerin, ekonomik yaşamın birer birimi olarak önemine ciddi ölçüde tırpan vurur. Artan uluslararasılaşma sonucunda, geçmişte bir ölçüde kendi içinde bütünleşmiş olan iç pazar ilişkileri yerini ekonominin farklı kesimlerinin doğrudan dış dünyayla kurduğu ilişkilere terk etmeye başlar. Uluslararasılaşmayı daha da üst düzeye çıkarmayı hedefleyen yeni-liberal ekonomi politikaları, devletin ekonomik hayatta kaynakların yeniden dağılımı konusundaki işlevlerini daraltarak bu gelişmeye ek bir katkıda bulunur. Vaktiyle devletin düşük faiz politikası, gümrük duvarları ve benzeri yöntemlerle sağladığı koruma ağından yararlanmakta olan çeşitli sermaye dilimlerinin devletten elde edebileceği çıkarlar sınırlanmaya başlar. Yine yeni-liberal politikaların ürünü olarak, emperyalist ülkelerde "refah devleti" olarak anılan[18] politikalara son verilmesi ve sosyal harcamalarda kısıntıya gidilmesi, varolan ulusal devletin emekçilere verebileceği şeylerin de azalmasına yol açar. ("Refah devleti"nin bir karikatürününün varolduğu azgelişmiş kapitalist ülkelerde ise bu, zaten gülünç düzeyde olan sosyal harcamaların iyice budanması sonucunu yaratır.)

Böylece farklı toplumsal sınıflar açısından farklı nedenlerden kaynaklansa da, toplumun büyük çoğunluğu açısından varolan ulusal devletin bir yeniden bölüşüm mercii olarak çekim gücü azalır. Eğer sözkonusu ulusal devlet farklı "ırksal", etnik, ulusal, dinsel grupların birarada yaşamakta olduğu bir politik birimse, bu farklı grupları ortak bir devlete bağlayan bağlar da o ölçüde zayıflar. Bunun sonucunda o güne dek arka planda kalmış, özel hayat alanına ricat etmiş, hatta uyuyakalmış olan etnik vb. kimlik yeni bir önem kazanmaya, kamu alanını ve politikayı işgal etmeye başlar. Kısacası: uluslararasılaşmanın aşındırdığı devlete bağlılığın azalması ölçüsünde, ulusal farklılıklar politik çatışmaların konusu haline gelir.

Bu süreci somut örnekler aracılığıyla canlandırmak olanaklıdır. Ele alınabilecek sayısız örnek arasından üçüne değinelim. İkinci savaş sonrası dönemde örnek Ulusal Sağlık Sistemi ile "refah devleti" uygulamaları arasında ön sıralarda yer almış olan Britanya'da, 1979'dan itibaren Thatcherizm'in taarruzu altında emekçi sınıflar sağlık, eğitim, emeklilik, konut, işsizlik sigortası alanlarında her geçen yılla kazanılmış haklarını daha fazla yitirdiler. Devletin sosyal harcamaları toplumun yoksul kesimleri açısından her zaman daha fazla önem taşıdığı için, Britanya'nın göreli olarak daha fazla çöküntü içindeki bölgeleri olan İskoçya ve Galler'de kısıntılar daha da büyük sorunlar yarattı. Zaten yüzyıllardır İngilizlerle huzursuz bir birlik içinde yaşamakta olan İskoçlar ve Galliler için, Britanya devletinin çekiciliği azaldıkça, milliyetçi bir çözüme kulak verenlerin safları kalabalıklaştı. (Bu örnekte AT'nun ek bir önemi var, buna döneceğiz.) Sonuç şu: 1992 yılı içinde kamuoyu yoklamaları İskoçların % 30'unun tam bağımsızlıktan, % 45'inin ise İskoç parlamentosunu içeren bir özerklikten yana olduğunu gösteriyor.[19]

Aynı akıl yürütmeyi, Kanada'dan bağımsızlaşmak için mücadele vermekte olan Quebec ya da benzeri başka örnekler için öne sürmek mümkün. Ama çok daha ilginç bir örnek var: Hindistan.

800 milyon insanın yaşadığı, onlarca dilin konuşulduğu, Hinduların, Müslümanların, Sihlerin dinsel geleneklerini sürdürdüğü, birbirine kapalı kastlara bölünmüş bu özgün ulusal devlet, ülkede hüküm süren yoksulluk ve sefalete rağmen bir özelliğe sahipti: ekonomide çok büyük bir devlet kesimi aracılığıyla kaynakların dağılımı bilinçli biçimde denetleniyor ve farklı etnik, dinsel vb. topluluklar arasındaki ilişkileri dengede tutmak amacıyla kullanılıyordu. Ne var ki, 1970'li yılların ortalarından itibaren ilk adımları atılan bir yeni yöneliş 80'li yıllarda hızlanarak sürecek, yeni-liberalizm Hindistan'da ekonomi politikasına hakim olacaktı. Bu, eski dengelerin sarsılmasına yol açtı. 80'li yılların sonuna gelindiğinde, Pencap'ta Sihlerle Hindular, başka eyaletlerde ise Hindularla Müslümanlar, insanı şaşkına çeviren mezhep ve din kavgalarında (Ayodhya'daki Babür camisinin yıkılmasında görüldüğü gibi) hiçbir kutsal değer tanımadan birbirlerinin boğazına sarıldıysa, bunun ardında federal Hint devletinin birlik ve bütünlüğünün artık farklı gruplar açısından eski çekim gücünü yitirmesi yatar.

Bu yazı yazılırken Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan bir haber-yorum, yukarıda söylenenlerin bir kent ölçeğinde canlı bir doğrulanmasını örneklemektedir. Burada anlatılan diyalektik, yani piyasanın ve kapitalizmin gelişmesinin etnik ve cemaatçi mücadeleleri körüklemesi olgusu, Özgür Gündem'in İngiliz The Independent gazetesinden aktardığı haberin başlığına bile yansıyor: "Surat: Vahşi kapitalizmin, etnik kavgaları alevlendirdiği bir kent".[20] Hindistan'ın Gucerat eyaletinde orta boy bir kent olan Surat, The Independent muhabirinin anlatımıyla, farklı dinden insanların tümüyle kaynaşmış biçimde yaşadığı bir kent. Şöyle yazıyor yazar:

Gucerat eyaletinin ilginç bir özelliği değişik dinden insanların aynı soyadını taşıması...Yani öteki eyaletlerdeki gibi ad ya da soyadından bir insanın dinini çıkarmak burada mümkün değil. Burada kaynaşmış bir toplum sözkonusu. Komşu eyaletlerin tersine, burada Müslümanlar Hindistan'ın İslam fatihlerinin dili olan Urduca konuşmuyor. Halk Guceratça konuşuyor. Hindular ve Müslümanlar birbirlerinin bayramlarını beraber kutladıkları gibi benzer biçimde giyiniyor ve aynı batıl inançlara sahipler.

Kardeşçe yaşamın sürdüğü bu şehre son yıllarda, doğal gaz olanakları dolayısıyla büyük çaplı bir sermaye akımı oluyor. Vahşi kapitalizmin gelişmesiyle birlikte Hintli bürokratlar, kastlar ve dinler arasında varolan gerilimlerin de ortadan kalkacağına inanıyorlar (tipik bir modernleşmeci beklenti). Ama tam tersi oluyor. Üstelik geleneksel sanayi dalları olan pırlanta işçiliği ve tekstil endüstrisi darboğaza girince Hindu politikacılar Müslüman aleyhtarlığını kışkırtmaya başlıyor. Sonuç: Ayodhya olayından sonra kentte iki taraftan tam 182 kişi katlediliyor. The Independent muhabirinin nihai yargısı aktarılmaya değecek kadar billurlaşmış:

Bugünlerde Surat Thatcher'in yarattığı bir kenti andırıyor. Geleneksel önyargıların sarmalına dolanmış vahşi bir kapitalizmin saltanatı sözkonusu. Bunun ölümcül bir karışım olduğunu söylemek gereksiz herhalde.

Emperyalist ülkelerden ve bağımlı azgelişmiş ülkelerden sonra, kapitalist restorasyon sürecini yaşayan bürokratik işçi devletlerinden de bir örnek vermek yararlı olabilir. 1918'den beri birlikte yaşayan Çek ve Slovak halkları, 1 Ocak 1993'ten itibaren birbirlerinden bütünüyle koptularsa, bunda herşeyden çok, zengin Çek ülkesinin ekonomiyi hızla özelleştirmeye yönelik tercihinin, devletin yeniden bölüşüm mekanizmaları aracılığıyla göreli yoksulluğunu hafifletme olanağını yitirecek olan Slovak halkının çıkarlarıyla karşı karşıya gelmesi büyük rol oynamıştır. (AT etkenine aşağıda döneceğim.)[21]

(2) Ulusal bencilliğin şahlanışı

Sermayenin uluslararasılaşmasının yeni-liberalizmle güçlendirilmiş etkisi altında ulusal devletin ekonomik hayattaki öneminin aşınması, piyasa süreçlerinin bölüşüm alanında gittikçe daha doğrudan biçimde belirleyici hale gelmesi, birincisiyle sıkı sıkıya bağlı ikinci bir etki daha yaratır. Birinci gelişme, genel olarak bütün etnik, ulusal vb. gruplar için geçerliyken, ikincisini ayıran "zengin" grupların bir tepkisi olmasıdır. Bu ikinci etki ulusal bencilliğin şahlanması olarak anılabilir. Aynı ulusal devletin sınırları içinde onyıllar boyu birlikte yaşanan bir ekonomik gelişme süreci içinde öteki bölgeler, etnik gruplar, uluslar karşısında ayrıcalıklı bir konuma kavuşan bir (ya da birkaç) ulusal grubun, çekim gücü zayıflamış merkezi devletten kopma yoluyla kendinden daha yoksul grupları kaderleriyle başbaşa bırakarak "köşeyi dönme" çabası sözkonusudur burada.

Ulusal bencilliğin şahlanışının sayısız örneğini vermek mümkün. Örneğin Sovyetler Birliği'nden ayrılma konusunda en ısrarlı olan ve Birliği ilk fırsatta terkeden eski Sovyet cumhuriyetleri üç küçük Baltık ülkesi (Estonya, Letonya, Litvanya) olduysa, bunda bu ülkelerin 1940'ta Stalinist bürokrasi tarafından zorla ilhak edilmiş olmalarının yarattığı tepki ve bu halkların Slav dünyasından çok İskandinav kültürel dünyasına yakın olmaları gibi etkenlerin yanısıra, belki de ilk sırada, bu cumhuriyetlerin Sovyetler Birliği içindeki göreli ekonomik durumları rol oynamıştır. Bu cumhuriyetlerde kişi başına düşen ortalama ulusal gelir genel Sovyet ortalamasının birbuçuk, Orta Asya cumhuriyetlerinin ortalamasının ise üç katıydı. Sovyet sistemi gibi yoğun bir yeniden bölüşüm mekanizmasının mevcut olduğu bir sistemden kopmak bu cumhuriyetlerin vatandaşlarının Orta Asyalı yoksul Sovyet vatandaşlarının yükünden kurtulması anlamını taşıyordu. Aynı şey Yugoslavya'nın dağılması için sözkonusudur: bugün ikisi de bağımsızlığını elde etmiş olan eski Yugoslav cumhuriyetlerinden Slovenya'nın başkenti Llublijana, varlıklı bir Kuzey İtalya şehrinden farksızdır; Hırvatistan'ın başkenti Zagreb ise orta zenginlikte bir İtalyan kentinden aşağı kalmaz. Slovenya'yı ve Hırvatistan'ı Yugoslav federasyonundan koparan temel etken, yaşanan derin bunalımın içinde yoksul Kosova ve Karadağ'ın sorunlarına ortak olma ihtimalidir. (Hem Baltık ülkeleri, hem de zengin Yugoslav cumhuriyetlerinde milliyetçi akımlar üzerinde AT'ın rolüne döneceğiz.)

Ama ulusal bencillik konusunda en çarpıcı örnek, İtalya'dan verilebilir. İronik biçimde burada sözkonusu olan ulusal bencillik kendine bir ulusal kimlik bile atfetmekten acizdir, ama sorunun çıplak bir maddi çıkar sorunu olduğu, bir ulusun manevi yaşamıyla hiçbir ilişkisi olmadığı burada tam da bu nedenden dolayı çok daha açıklıkla görülebilmektedir. Sözkonusu olan, önce merkezinde Milano'nun yer aldığı Lombardiya bölgesinden başlayarak ardından bütün Kuzey İtalya'ya yayılan bir ayrılıkçı harekettir. Umberto Bossi adlı bir önderin yönetiminde önce Lombardiya Ligası, ardından Kuzey Ligası, seçimlerde yıldırım hızıyla yükselen bir destek sağlayarak yerleşik parti sistemini sarsmayı başarmıştır. En son Eylül ayında Mantova'da yapılan seçimlerde Kuzey Ligası oyların % 40'ına yakın bölümünü toplayarak bölgede birinci parti haline gelmiştir.[22]

Liga'nın görüşlerini kısaca özetlemek mümkün: Kuzey İtalya üretir, Roma bürokrasisi ve Güney'in (ünlü Mezzogiorno'nun) yoksul halkı tüketir. Güney'e onyıllardır kaynak aktarımı yapılmıştır, Güney Kuzey'in sırtından yaşamıştır. Buna son vermek için Kuzey İtalya Roma'dan uzaklaşmalıdır; ancak bir federasyon içinde bir arada kalmaya razı olunabilir. Görüldüğü gibi, burada bölgeciliğin ardında ekonomik hesabın soğuk yüzü (ulusal bir mitolojinin gizemli giysilerinden yoksun olduğu için) çıplak biçimde gözlenebilmektedir. Aslında, Kuzey Ligası'na hakim olan zihniyet bizim de kendi deneyimimizden tanıdığımız bir zihniyettir: Kürtlerin Türkleri sömürdüğünü, Kürt bölgeleri olmasaydı Türkiye'nin Batısının çok daha zengin olacağını öne sürenler, özellikle de daha ileri giderek "ver kurtul" şiarını bu nedenle benimseyenler tam da aynı bencil zihniyetin temsilcileridir.

(3) Avrupa Topluluğu'nun çekim gücü

Sermayenin uluslararasılaşmasının Avrasya kara parçası üzerinde milliyetçi hareketleri canlandıran bir özgül boyutu, yukarıdan beri geçerken değindiğimiz AT olgusudur. Bir ekonomik ve politik güç olarak AT'nun yükselişi, biri AT dışında, öteki AT içinde olmak üzere, iki farklı biçimde milliyetçi hareketleri ve çatışmaları kışkırtan bir etki yaratmıştır.

AT'nun Avrasya coğrafyasında yarattığı patlamalı etkiyi kavrayabilmek için, nasıl bir ekonomik, politik ve askeri dev olma vaadini taşıdığını hatırlamak gerekiyor. Bugünkü 12 üyesi ile sınırlı kalsa bile, 350 milyona yaklaşan nüfusu ile ABD'nin ve Japonya'nın de önünde dünyanın en büyük pazarı olacak olan, nükleer güce sahip, sömürgeci geçmişi dolayısıyla dünyanın dört bir köşesiyle ayrıcalıklı bağlarını koruyan (Britanya'nın Commonwealth'i, Fransa'nın Müslüman ve kara Afrika ile ilişkileri, İspanya ve Portekiz'in Latin Amerika üzerindeki etkisi vb.) gerçek bir potansiyel süpergüç görünmüştür ufukta. İşte Avrasya kara parçasında son yıllarda ortaya çıkan çalkantılar, altüst oluşlar, parçalanmalar, başka şeylerin yanısıra, AT'nun bir çekim merkezi olarak ortaya çıkışına çok yakından bağlıdır. Burada, açıklık amacıyla bir noktanın altını çizmem gerekiyor: sözünü ettiğim şey, AT emperyalizminin politik taktik ve komplolarla altüst oluşları ve milliyetçi ayrılıkları bilinçli biçimde körüklemesi değil. Elbette bu da sözkonusu; işin bu yanına aşağıda değinme fırsatını bulacağız. Burada sözünü ettiğim şey, politikalarından çok göz kamaştırıcı nesnel varlığının gücüyle AT'nun birçok ulus ve ülke üzerinde yarattığı, neredeyse kendiliğinden oluşan çekim gücü.

AT'nun çekim alanına girdiği için altüst oluşlar yaşayan, milliyetçi hareketler doğuran ülkeler iki temel kategoriye ayrılabilir. İlk kategoride eski "Sovyet bloku"nun parçası olan Doğu Avrupa ülkeleri yer alıyor. Başta Doğu Almanya olmak üzere Çekoslovakya, Macaristan ve Polonya'da (daha geriden ve umutsuzca Romanya ve Bulgaristan'da), ayrıcalıklı toplumsal katmanlar, 21. yüzyılın eşiğinde AT'na katıldıkları takdirde ekonomik bakımdan geleceklerinin güvence altına alınmış olacağı düşüncesiyle hareket etmiş ve büyük halk kitlelerini de bir ölçüde ikna etmeyi başarmışlardır. 1989 depremi, başka şeylerin yanısıra, Doğu Avrupa'nın AT ile bütünleşmeye aday olabilmek için Sovyetler Birliği'nden kopuşunun bir ifadesi olmuştur.

İkinci kategori ülke ya da ulus, federal karakterdeki bürokratik işçi devletlerinden AT'nun bekleme odasına geçmek amacıyla kopan cumhuriyetlerdir. Gerek Baltık cumhuriyetleri Sovyetler Birliği'nin, gerekse Slovenya ve Hırvatistan Yugoslavya'nın birer bütün olarak AT'na kabulünün mümkün olmadığını bildikleri için, göreli zenginlikleri sayesinde AT tarafından kabul edilmek umuduyla kendi birliklerinden kopmuşlardır. Sovyet cumhuriyetlerinin Asya'da yer alanlarının bir bölümünün bile (örneğin Gürcistan ve Ermenistan) AT'nu gelecekleri için bir alternatif olarak gördüklerine ilişkin belirtiler mevcuttur. Nihayet, Çek ülkesi ile Slovakya'nın birbirinden kopuşunda, zengin Çeklerin AT ile hızla bütünleşme projeleri önemli bir rol oynamıştır.

AT'nun varlığı yalnızca kendi dışındaki alanda değil, kendi bileşenlerinin sınırları içinde de milliyetçi çelişkileri ve hareketleri körükleyen bir etki yaratmıştır. Burada sermayenin uluslararasılaşmasının kendi karşıtı olan milliyetçiliği canlandırmasındaki paradoksun doruğuna varıyoruz. AT kendi alanı içinde bir yandan Alman, Fransız, İtalyan vb. ulusal kimlikleri tek bir pota içinde eritmeyi hedeflerken, öte yandan çarpıcı bir ironi ile İskoç, Katalan, Valon ve benzeri, eskisinden de dar ulusal kimlikleri canlandırıyor. Bu tuhaf etkinin ardında yukarıda sözünü ettiğim dinamik yatıyor: AT'nun devletlerüstü bir devlet niteliğiyle gelişme potansiyelinin, varolan ulusal devletlerin önemini aşındırması. Yetkiler başkentlerden Brüksel'e doğru kaydıkça, İskoç, Katalan ya da Valon burjuvazisi için Britanya, İspanya ya da Belçika devletinin önemi kaybolmaya başlıyor. Aslında bu, işin mantığında içkin: eğer Batı Avrupa burjuvazisinin yeni devleti AT olacaksa, varolan devletlerin (belki federe birimler niteliğiyle saklayacakları bazı yetkiler dışında) birer devlet olarak kapasiteleri ortadan kalkacak demektir. İşte bu olasılık, AT'nu oluşturan devletler içinde ulusal merkezkaç güçlere bir hareket kazandırıyor.

Uluslararasılaşmanın milliyetçiliği körükleyen üçüncü bir veçhesine geçmeden önce, buraya kadar yapılmış olan tahlilin yanlış anlaşılmaya müsait özgül bir veçhesi konusunda açıklığa kavuşmak gerekir. Bu tahlil, uluslararasılaşmanın kendi nesnel mantığı gereği milliyetçilikleri körüklemekte olduğunu ortaya koymuş olmalı. Ama aynı şeyi otomatik olarak ulusal devletler için söylemek mümkün görünmüyor. Tam tersine, uluslararasılaşma, ulusal devletlerin işlevlerini zayıflatarak bunları gerçekten tarihin güçlü aktörleri olmaktan çıkarmaya başlıyor. Bu durumda, globalizm en azından ulusal devlet konusunda haklı görünmektedir.

Ne var ki, bu haklılık yalnızca görünüştedir. Görünüşün aldatıcı olmasının nedeni de, günümüze dek genellikle sorgusuz sualsiz "ulus-devlet" olarak anılmış olan devletlerin ulusallıkla ilişkilerinin tek bir ulusu örgütlemekten çok başka ulusları asimile etmeye yönelik olmasıdır. Başka bir deyişle, bugün temeli uluslararasılaşma tarafından kemirilen "ulusal" devletlerin pek azı, klasik anlamıyla (yani tek bir ulusun devleti olmak anlamında) ulusal devlettir.[23] Tersine Doğu'da Sovyetler Birliği ve Yugoslavya'dan, Batı'da Britanya ve İspanya'ya dek ulusal sorunlarla boğuşmak zorunda kalan bütün bu devletler, devleti denetleyen ulus tek bile olsa, devletin bir arada tuttuğu uluslar bakımından çokuluslu devletlerdir. Bu açıdan bakıldığında, ulusal açıdan büyük ölçüde türdeş bir tarihsel oluşuma sahip olan Almanya'da (Yahudi sorununun Hitler sayesinde (!) nasıl çözüldüğü biliniyor), İskoç, Bask ya da Hırvat sorunlarına benzer bir ulusal sorunun varolmayışı, aynı önermeyi tersinden kanıtlar. Bütün bunlar, sermayenin uluslararasılaşmasının ulusal devletleri değil, tarihsel olarak oluşmuş biçimiyle varolan devletleri bunalıma soktuğunu, ulusal kimlikleri silmek bir yana daha da ayrıştırdığını gösterir.

(4) Göçmenler ve Naziler

Almanya'da etnik köken sorunundan kaynaklanan milliyetçiliklerin yaşanmadığını söylemek, Türkiyeli insanların gayet iyi bildiği gibi, Almanya'da ulusal sorunlar yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Aslında Almanya bugün yükselen ırkçı ve neo-Nazi hareketleriyle, ulusal sorunun ve milliyetçiliğin yükselişinde sermayenin uluslarasılaşmasının oynadığı rolün bir başka veçhesinin laboratuvarı konumunda. Sermayenin uluslararasılaşmasının milliyetçi rüzgarları körükleyen bu veçhesi işçi göçü ile ilgili. Yukarıda sermayenin uluslararasılaşmasının farklı veçhelerini ele aldığımızda, metaların dolaşımının (ticaretin), para sermayenin ve üretim sermayesinin uluslararasılaşmasına değinmiştik. Oysa üretimin uluslararasılaşmasının tek biçimi sermayenin uluslararasılaşması değildir. Sermayenin devresinde karşı karşıya geldiği bir özgül meta vardır: emekgücü. Bu metanın dolaşımının uluslararasılaşması, yani işçi göçü, öteki metaların dolaşımından farklı olarak dolaşım alanının değil üretim alanının uluslararasılaşması demektir. Sermaye üretimi, bir yandan üretim sermayesinin yeryüzünün dört bir köşesine akması yoluyla uluslararasılaştırırken, bir yandan da dünya çapındaki işleyiş tarzı sonucunda geçim araçlarından yoksun bırakarak proleterleştirdiği yoksul ülke emekçilerini gelişmiş kapitalist ülkelere savurarak emperyalist ülkelerin işçi sınıfını da çokuluslu bir sınıf haline getirmektedir. İşgücü göçü, kapitalizm yeryüzüne yayıldıkça daha da büyük önem kazanacak yapısal bir özelliktir.

Bu olgu, kapitalizmin dönemsel bunalımlarıyla birleşince patlamalı sonuçlar doğurur. Sermaye bunalıma girdiğinde işsizliğin yaygınlaşması (bugün OECD ülkelerinde yaklaşık 50 milyon işsiz vardır) ve yedek sanayi ordusunun büyümesi karşısında, göçmen işçileri işsizliğin sorumlusu olarak gösteren ırkçı ideoloji, işçi sınıfını bu yoldan bölmeye çalışan burjuvazinin de bilinçli körüklemesiyle, yayılır. Irkçılık, milliyetçiliğin emperyalist temellerde patolojik biçimlere bürünmesinden başka birşey değildir.

Böylece bir kez daha, kapitalizm koşulları altında, uluslararasılaşmanın nasıl kendi karşıtını yarattığını görmüş oluyoruz. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: burada "modernleşme" ilerledikçe, yani dünya ekonomisi bütünleştikçe zayıflayacak değil güçlenecek bir eğilim olan işgücü göçünden söz ediyoruz. Emperyalist milliyetçilik geçmişte ırkçılığın hedefi olarak geçmiş çağların yarattığı etnik bileşimleri kullanıyordu. Hitler'in kurbanı Yahudiler, Orta Çağdan beri Orta Avrupa topraklarına yerleşmiş bir etnik topluluktu. O coğrafyadaki varlıkları, sermayenin gelişme dinamiği açısından bütünüyle raslantısaldı. Hitler'in bugünkü torunlarının ırkçı saldırılarına hedef olan Kürt, Türk, Sırp, Hırvat, Doğu Avrupalı göçmenler ise, sermayenin, neredeyse zorunlu bir yasanın işleyişi aracılığıyla, kendi topraklarından kopararak bu coğrafyaya taşıdığı insanlardır. Aynı şey ABD'de de gözlenebilir. Amerika yerlileri soykırıma uğratıldıktan sonra, Amerika'da ırkçılığın esas hedefleri, köle ticaretiyle Amerika'ya zorla taşınmış olan Afrika kökenli siyahlarla Yahudilerdi. Bu iki grubun ABD'ye yerleşmesinden en azından modern finans kapital sorumlu değildi. Ama bugün ABD'de ırkçılığın kurbanları arasına 27 milyon Afrika kökenli siyahın yanısıra, ezici çoğunluğu İkinci Savaş sonrası bu ülkeye göçmüş 24 milyon Latin Amerika kökenli insan da katılmıştır.

Bütün veriler aynı yöne işaret ediyor: globalizmin ve genel olarak modernleşmeci burjuva düşüncesinin beklentilerinin aksine, modern kapitalizmin gelişmesi emperyalist milliyetçiliği (ve elbette onun karşı kutbunda bir savunma ideolojisi olarak ezilen ulus milliyetçiliğini) geriletmek bir yana geliştirme dinamiğini taşımaktadır.

(5) Emperyalist strateji

Bu ana kadar kapitalizmin milliyetçilik üzerindeki etkisi bakımından ele aldığımız veçheleri, esas olarak maddi yapısındaki nesnel, neredeyse kendiliğinden gelişmelerdi. Şimdi emperyalist devletlerin dünya politikası alanında sürdürdükleri bilinçli strateji alanına giriyoruz.

Bu alana girerken çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü solun azımsanmayacak bir bölümü, son dönemde yaşanmakta olan milliyetçi dalgayı neredeyse yalnızca emperyalizmin stratejisine bağlama eğiliminde: buna göre, ABD ve öteki emperyalist devletler, bilinçli bir politikayla, "Güney" halklarını bölme ve birbirine düşürme yoluyla hakimiyetlerini sağlamlaştırma amacını güdüyorlar. Böyle bir açıklama işçi devletlerindeki bürokratik rejimleri yıllar boyu gözü kapalı savunmuş insanların vicdanını rahatlatma işlevini görebilir: eğer herşeyden emperyalizm sorumluysa, bürokratik rejimlerin farklı ulusların birbirini boğazlamasında fazla bir sorumluluğu yok demektir. Tabii, böyle bir rahatlamanın maliyeti de açıktır: sorunlar patlamalı biçimde ortaya çıktığında bile gerçekten kaçmak ve böylece gelecek için ders çıkarma olanağından yoksun kalmak.

Böyle bir açıklama, aynı zamanda, bazılarına ezen ulus şovenizmini gerekçelendirmek amacıyla, hoşlanmadığı bir milliyetçiliği, emperyalizmin oyununa gelmekle suçlama fırsatını yaratır. Ama bunun maliyeti de açıktır: insanlığın kurtuluş mücadelesi açısından tümüyle karşıt etkiler yapabilecek farklı politik hareketleri, farklı nitelikte milliyetçilikleri aynı torbaya doldurarak üzerine toptan "made in America" damgasını vurmak !

Aslında günümüz dünyasında emperyalizm tarafından kışkırtılmak bir yana, onun tam karşısında yer alan ve bütün planlarını bozan milliyetçi hareketlerin varolması bir yana (bunlara aşağıda döneceğiz), doğrudan doğruya emperyalizmin desteğini alan hareketler bile yalnızca emperyalizmin politikasının bir ürünü değildir. Dolayısıyla, emperyalizmin desteklediği ulusal hareketlerin bile haklı talepleri varsa sol bu talepleri ciddiye almalıdır. Haklı taleplere kulak verilmemesi, bunların emperyalizmin kullanımına terkedilmesi anlamına gelir. Kabul edilemeyecek tek şey, bir ulusal hareketin, başka uluslar karşısında emperyalizmin aracı rolünü oynamasıdır.

Bütün bunları söyledikten sonra, emperyalizmin genel bir eğilim olarak, hakimiyeti altındaki bölgelerde mümkün olduğunca küçük ve zayıf devletlerin oluşumunu hedeflediği ve bundan dolayı bölücü bir etken olarak zamana ve yere bağlı olarak milliyetçiliği desteklediği, hatta kışkırttığı belirtilmeli. Tarihsel olarak bunun en çarpıcı örneklerinden biri Balkanların Osmanlı hakimiyetinden kurtulduğu 20. yüzyıl başında, bölgenin birçok küçük devlete bölünmesi konusunda emperyalizmin çabalarıdır. Politika literatürüne de "Balkanlaşma" kavramıyla katkıda bulunan bu bölünme sürecini bakın, o dönemde bölgede gazetecilik yapmakta olan Trotskiy nasıl tasvir ediyor:

Balkan Yarımadası'nın cüce devletleri arasındaki sınırlar, ulusal koşullara ya da ulusal taleplere göre değil, savaşların, diplomatik hilelerin ve hanedan çıkarlarının sonucu olarak çizilmiştir. Büyük Devletler -en başta Rusya ve Avusturya- her zaman Balkan halklarını ve devletlerini birbirlerine karşı çıkarmakta ve bunlar birbirlerini zayıflattıktan sonra onları kendi ekonomik ve politik etkilerine tabi kılmakta bulmuşlardır çıkarlarını. Balkan Yarımadası'nın bu "kırık parçaları"nda hüküm süren ufacık hanedanlar, Avrupa'nın diplomatik hilelerinin aktarma kayışı rolünü üstlenmişlerdir ve üstlenmeye devam etmektedirler.[24]

Benzer biçimde, günümüzde de emperyalizm, dünyanın üç bölgesinde, gerçekten milliyetçi hareketlere destek vererek ulusal bölünmeleri hızlandıracak bir politik çizgi izliyor. Bu bölgelerden biri, yüzyıl başında olduğu gibi, yine Balkanlardır: özellikle Alman emperyalizmi Hırvatistan ve Slovenya'yı kendi nüfuz alanı içinde gördüğü için Yugoslavya'nın bölünmesinde baştan itibaren aktif bir rol üstlenmiştir. Öteki bölge ise Ortadoğu'dur. ABD Körfez Savaşı'yla gün yüzüne çıkan ve o günden beri derinleşen politik yönelişi ile Ortadoğu haritasını yeniden çizmeye kararlı olduğunu ortaya koymuştur. Şu anda adım adım parçalanmakta olan Irak muhtemelen üç ayrı devlete bölünecektir. Ardından sıra mollalar İranı'na gelecektir. Şimdiden İran Azerileri, Kürtler ve Araplar üzerinde bu yönde bir ajitasyon başlatılmıştır. Bu yönelişte, Sovyetler'in dağılmasından sonra ABD'nin Ortadoğu'daki dengeleri kendi çıkarlarına uygun biçimde yoğurma isteğinin yanısıra, ABD'nin bölgedeki ana müttefiki İsrail'in stratejik çıkarları da rol oynamaktadır.[25] Bu iki bölgenin dışında, ABD Orta Asya'da da Türk milliyetçiliğini de seferber ederek Türk cumhuriyetlerinin BDT'den kopması için alttan alta faaliyet sürdürmeye başlamıştır.

(6) Ezilmiş ulusal grupların ayağa kalkışı

Son dönemde yükselen milliyetçilik dalgasının genellikle biri ötekini ezen ulusal grupları değil, az çok aynı kaderi paylaşan, dünya sistemi içinde olsun, yaşadığı ülke içinde olsun hiyerarşinin az çok aynı basamaklarında yer alan ulusları karşı karşıya getirmiş olduğu gerçeği, bize 20. yüzyıl boyunca milliyetçiliğin en yaygın görülen türü olan ezilen ulus milliyetçiliğini unutturmamalı. Çünkü dünyanın ezen uluslar ve ezilen uluslar olarak ikiye bölünmüş olması, tam da uluslararasılaşmanın kapitalist üretim tarzı çerçevesinde aldığı özgül biçimin, emperyalizmin yapısal bir özelliğidir.

Bu konuda ilk akla gelen örnek elbette bizim yaşadığımız coğrafyada bir devrimci yükselişi yaşayan Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi. İkinci önemli örnek onyıllardır artan bir güçle apartheid rejiminin kalelerini döven Güney Afrika siyahlarının mücadelesi. Latin Amerikalılar başta olmak üzere Amerika yerlilerinin kıta çapında geliştirmekte olduğu hareket Amerikan kıtasının geleceğindeki mücadelelerin ipuçlarını veriyor. Nihayet emperyalizmin yüreğinde, ABD'de Los Angeles siyahlarının 1992 yılı içinde "Adalet yoksa barış da yok" şiarıyla ayaklanması, 90'lı yılların siyahların mücadelesi bakımından canlı başlaması anlamını taşıyor. Bu örneklerin de gösterdiği gibi ulusal ve etnik baskı devam ettikçe ezilen ulusların mücadelesi öneminden hiçbir şey yitirmeyecektir.

{mospagebreak title=Milliyetçiliğin yükselişinde özgül etkenler}

Milliyetçiliğin yükselişinde özgül etkenler

Bu yazının esas konusu, sermayenin uluslararasılaşmasının doruğuna ulaştığı, dünyanın ekonomik, politik, kültürel açılardan ileri derecede bir bütünleşme yaşadığı bir dönemde milliyetçiliğin bu denli yükselmesinin yarattığı paradoksu açıklamak. Dolayısıyla, yazının ana bölümünde sermayenin uluslararasılaşması ile milliyetçiliğin yükselişi arasında varolan diyalektik nitelikteki nedensellik bağını inceledim. Bu etkeni böylesine ön plana çıkarmış olmam elbette milliyetçiliğin günümüzde yaşadığı canlanmanın ardında başka dinamiklerin de varolduğunu görmezlikten gelmek anlamını taşımıyor. Tahlili tek yanlı ve indirgemeci bir düzeyde bırakmamak için günümüz milliyetçiliğinin ardında yatan öteki dinamiklere de değinmemiz gerekiyor. Yer sınırları dolayısıyla bu değinme satırbaşları biçiminde olmak zorunda.

# Bürokratik işçi devletlerinin bunalımı: Bugün yeryüzünde en yoğun ve kanlı ulusal mücadeleler, başta Sovyetler Birliği ve Yugoslavya olmak üzere, çözülmekte olan bürokratik işçi devletlerinde yaşanıyor. Bunun nedeni, bu toplumların, yukarıda ortaya koymaya çalıştığım gibi, genel eğilimlerden paylarını almalarının yanısıra, aynı zamanda kendi doğalarından ve tarihsel gelişmelerinden kaynaklanan dinamiklerin etkisi altında, farklı türden milliyetçiliklerin üreme alanı haline gelmeleri. Buradaki özgül etkenlerin başında, elbette, her ülkede bürokrasinin kapitalizmin ilgasından önceki devletten devraldığı ulusal ilişkileri sürdüren, böylece hakim uluslar ile ezilen uluslar arasındaki çelişkileri yeniden üreten politik çizgisi geliyor. Son derecede karmaşık olan ve kendi başına bir incelemeyi hak eden bu konuya burada girmek mümkün değil. Ayrıca, Sovyetler Birliği sözkonusu olduğunda bu konuda yayınlanmış bir çalışmadan yararlanmak da olanaklı.[26]

Yalnız burada ters yönden bir uyarının yararlı olacağını düşünüyorum. Bürokratik sistemin büyük bunalımı, burjuvazinin sözcülerine işçi devletlerinin kazanımlarını yok sayma olanağını verdiği gibi, burjuva ideolojisinin üstünlüğü geçici olarak ele geçirmiş olması emperyalist ülkelerin en kötü yanlarının bile yeni bir makyajla olumlu bir ışık altında sunulması için fırsat yaratıyor. Bunun bir örneği de farklı etnik gruplar arasındaki ilişkiler bakımından ABD'nin eşsiz bir üstünlüğe sahip olduğu yolundaki iddiadır. UNESCO başkanı sıfatıyla ABD'yi gayet iyi tanıması gereken Federico Mayor, bu ülkede çeşitli etnik grupların "nispi bir dostluk ve refah ortamında" yaşadığını söyleyebilmektedir.[27] 83 yaşındaki düşünce tarihçisi Isaiah Berlin ise şöyle diyebilmektedir: "Kendi özgün kültürlerini koruyabilen etnik gruplar yalnızca Amerika'da var ve bundan kimse rahatsızlık duymuyor. Yahudiler ve Koreliler kendi gazetelerini ve kitaplarını yayınlayabiliyorlar, hatta duyduğuma göre kendi TV kanalları bile var."[28] İnsan kulaklarına inanamıyor: sanki sözü edilen ülke Ku Klux Klan'ın, 30 yıldır süregiden zenci ayaklanmalarının, politik cinayetlere kurban giden Martin Luther King'in ve Malcolm X'in ülkesi değil ! Sanki sözü edilen ülkede siyahların ortalama geliri beyazlarınkinin yalnızca % 55-60'ı arasında değil, sanki siyahların % 30'u mutlak yoksulluk sınırı altında yaşamıyor ![29] Sanki polis büyük kentlerde siyah Amerikalıları ve Latin Amerika kökenli yoksul gençleri sürekli rahatsız etmiyor, dövmüyor, öldürmüyor.

Bir de işin öteki yanı var: Isaiah Berlin'in yukarıdaki alıntıda yer alan "yalnızca" kelimesinin ima ettiği yan. Sanki Amerika farklı etnik grupların kültürel cenneti, buna karşılık başka hiçbir ülke etnik grupların kendilerini kültürel olarak ifade etmelerine izin vermemiş ! Bir tek Yugoslavya örneğini hatırlamak yeter: bugün Yugoslavya'da farklı uluslar birbirinin boğazına sarıldıysa bu bize bu ülkede kırk yıl boyunca en küçük etnik grupların bile, kendi dillerinde yayın yapmak bir yana, ana dillerinde eğitim gördüklerini ve federal devletin dört tane resmi dili olduğunu unutturmamalıdır.

Bu nokta üzerinde hassasiyetle durmamın bir tek nedeni var: bürokrasinin yarattığı kargaşayı değerlendirirken, burjuvazinin ideologlarının yalan makinasının etkisinde kalarak işçi devletlerindeki kazanımları gözden kaçırmamak gerektiğini hatırlatmak. Geleceğin sosyalizmi için geçmişin bilançosu büyük önem taşıyacaktır. Bu bilançoyu ise burjuva ideologları değil sosyalistler yapacaktır.

# Ulussuz ulusal devletlerin bunalımı: Avrasya'da bunalıma giren "ulusal" devletlerin yaşadığı sorunların gerisinde bu devletlerin aslında tek bir ulusu değil çok sayıda ulusu bir arada örgütlemesi yatıyor. Afrika'da ise durum tam tersinedir: kara kıtadaki sözde "ulusal" devletlerin önemli bir bölümü hiçbir ulusu içermez. Afrika haritasını Avrupa haritasıyla karşılaştıracak olan biri, ilkinde sınırların girintili çıkıntılı niteliğine karşılık Afrika devletlerinin sınırlarının cetvelden çıkmış gibi dümdüz olduğunu görecektir. Bunun nedeni açıktır: bu devletler bağımsızlığa kavuşurken sınırları tümüyle emperyalistlerin karşılıklı çıkar pazarlıklarına (ya da tek bir emperyalist ülkenin böl ve yönet politikasına) bağlı olarak çizilmiştir.

Bu tarihsel oluşumun günümüze bıraktığı miras ikilidir. Birincisi, Afrika toplumları henüz bir uluslaşma süreci yaşamadan, toplum içinden kaynaklanan hiçbir organik gelişme bir ulusun oluşumuna işaret etmezken, emperyalist devletlerin yönetsel birimleri temel alınarak sınırları çizilen "ulusal" devletler, bazen birbirlerinin ezeli düşmanı olan kabileleri aynı devletin sınırları içinde birleştirmiştir. Bunun sonucu günümüzde birçok Afrika ülkesinde merkezi devletin kabileler arası mücadele ve savaş dolayısıyla bunalım içine girmesidir. Birkaç yıl önce Çad'da patlak veren iç savaş gerçekte bir kabileler savaşı idi. Angola'da MPLA ile UNITA arasında hala sona ermeyen savaş, MPLA'nın bir demokratik devrimin görevleri doğrultusunda verdiği mücadelenin yanısıra, kabileler arası mücadelelerin de ürünüdür: MPLA esas olarak başkent Luanda civarında yaşayan Kimbundular ile Zaire sınırında yaşayan Bakongoları temsil ederken, UNITA iç bölgelerde yaşayan Umbunduların temsilcisi niteliğini taşır.[30] Bugün ABD yönetiminde, Türkiye'nin de katıldığı bir uluslararası gücün işgali altında olan Somali'de ise, merkezi devletin bir kabileler savaşı sonucunda bütün otoritesini yitirdiği biliniyor.

Sınırların emperyalist çıkarlara uygun çizilmiş olmasının bir ikinci sonucu, düşman kabileler aynı devletin çatısı altında toplanırken aynı kabilenin iki ayrı devletin sınırları arasında bölünmesi olmuştur. Somali bu açıdan da tipik bir örnektir. Ülke 1960'da bağımsızlığına kavuştuğunda, yalnızca (Fransız Somalisi diye de anılan) Cibuti, stratejik önemi dolayısıyla Fransız sömürge yönetiminin elinde kalmamıştı. Aynı zamanda hem Etyopya'nın Ogaden bölgesinde, hem de Kenya'nın kuzeyinde Somalili kabilelerin yaşadığı topraklar bulunuyordu.[31] Ogaden, Somali ile Etyopya arasında onyıllarca sürecek bir anlaşmazlığın konusu olacak, değişen ittifaklar içinde ABD ve Sovyetler Birliği'nin bölgeye politik müdahalesi için ortam yaratacaktı.

Bu tartışmadan çıkan bir sonuca da işaret etmeden geçemeyeceğim. Globalizmin son yıllarda parlayan milliyetçiliklere çağdaş bir açıklama bulamadığı için bunları geçmişin kalıntısı akıldışı mitolojilere atfettiğini ve bu yüzden "kabilecilik" adını taktığını biliyoruz. Vardığımız noktada nihayet globalizmin haklı olduğu bir yön keşfetmiş oluyoruz. Afrika'da bazı ülkelerde gerçekten kabileci çatışmalar yaşanıyor. Dolayısıyla globalizmin teorik yaklaşımı değilse bile kullandığı terminoloji Afrika için doğrudur. Doğu'yu ararken Batı'yı keşfeden Kolomb'dan 500 yıl sonra, Kolomb'un kendisi kadar sömürgeci ruhlu torunları, uydu teknolojisinden hareketle Afrika'daki politik durumu açıklamayı başarmışlardır. Ne kadar global bir teori !

{mospagebreak title=Konjonktürün önemi}

Konjonktürün önemi

Son dönemde milliyetçi hareketlerin yoğunluğu konusunda buraya kadar yapılan tahlil iki dizi etkene işaret ediyor. Birincisi, sermayenin uluslararasılaşması ve dünya sisteminin bütünleşmesi dünyanın bütün yöreleri üzerinde genel olarak milliyetçiliğin gündeme gelmesi yönünde bir etki yaratıyor.İkinci kümede yer alan etkenler ise belirli bölge ya da ülkelere özgü ve yerel etkiye sahip. Dikkatle bakıldığı zaman görülecektir ki, birinci, genel etken, sermayenin tarihsel hareketinin uzun dönemli, yapısal eğilimlerinden kaynaklanır, etkisi ancak onyıllar üzerinden ölçülebilir. İkinci kümede sözü edilen etkenlerden sadece biri, bürokratik işçi devletlerinin bunalımı konjonktürel bir eğilimdir. Bu konjonktürel etken, Yugoslavya'dan Orta Asya'ya kadar milliyetçi çatışmaların neden bu kadar yoğun ve şiddetli olduğu sorusuna bir açıklama getiriyor elbette. Ama bölgesel nitelik taşıyan bir etken olduğu ölçüde, başka bölgelerdeki hareketlere birer örnek olmanın ötesinde, milliyetçiliğin (ve başka biçimleri altında partikülarizmin) genel yükselişini açıklayamaz. Örneklemek gerekirse, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının İskoç milliyetçiliğinin yükselişini, Valon-Flaman çatışmasını, Tamillerle Sinhallerin birbirini doğramasını, Somali kabilelerinin birbirine girmesini ya da Hindistan'da cemaatçi çatışmaların barbarlık düzeyine varmasını toplu halde ve bütünsel olarak açıklamasını beklemek, nedensellik kavramını tanınmaz hale getirmek olur.

Öyleyse şöyle bir soruyla karşı karşıyayız: dünyanın dört bir köşesinde milliyetçiliklerin ve başka tür partikülarizmlerin son üç-beş yıl içinde hep birlikte fışkırması neye bağlıdır ? Soruyu başka biçimde de sorabiliriz: bu yazıda sözü edilen bütün dinamikler neden tarihin bu anında aniden toplu halde su yüzüne çıkmıştır ?

Bu sorunun cevabı, dünyanın içinde yaşamakta olduğu genel konjonktürün iki temel veçhesinde yatıyor.

# Dünya sisteminde altüst oluş: 20. yüzyılın tarihi ortaya neredeyse bir yasa düzenliliğiyle tekrarlanan bir ilişkiyi çıkarıyor: milliyetçilik, dünya sisteminin bunalımlarının çatlaklarından fışkırır. 20. yüzyılda milliyetçiliğin bir salgın gibi yeryüzüne yayıldığı her üç dönem de dünya sisteminin büyük bunalımlarına rastlar. I. Dünya Savaşı dönemi, Avrasya kara parçasında üç büyük imparatorluğu devirmiş, bunlardan ikisinin, Osmanlı ve Habsburg hanedanlarının topraklarında birçok ulusal devlet kurulmuştur. (Bu devletlerin ne ölçüde "ulusal" olduğu ayrı konudur. "Ulus-devlet" denen devletlerin aslında belirli bir ulusun hakimiyetindeki devlet anlamını taşıdığını yukarıda belirtmiştim.) Savaş'tan önce yaşanan Balkan savaşları ise tam da sistemin bunalımının ilk göstergeleriydi ve henüz yeni bir dünya savaşının kapının eşiğinde olmadığı günümüz dünyası için uyarıcı bir nitelik taşır. II. Dünya Savaşı da en azından iki emperyalist imparatorluğun (İngiltere ve Fransa) dağılmasıyla ve genel olarak sömürge sisteminin tasfiyesiyle sonuçlandı. Savaş sırasında Çin, Hindistan, Hindiçini ve Afrika'da parlayan milliyetçilik akımları meyvesini savaş sonrasında emperyalistlerin kontrolü altında yaşanan bir bağımsızlaşma sürecinde verecekti.

Her iki durumda da milliyetçilik bir neden değil bir sonuçtu. Dünya savaşları ne bir Sırp milliyetçisinin Avusturya arşidükünü öldürmesinden, ne de Varşova gettosundaki direnişten doğdu. Her ikisinde de dünya sistemine hakim olan ülkelerin arasındaki dengelerin altüst olması sonucunda dünyanın nüfuz bölgeleri açısından yeniden bölüşümü yönünde doğmakta olan dinamikler, politikanın alanının ötesine taşarak çözümlerini savaş alanında buldu. Ama sistem bir kez bir deprem yaşamaya, onyıllar boyu neredeyse kutsalmışçasına üzerine titrenen ulusal sınırlar bir kez sorgulanmaya ve değişmeye başladığında, nihai hedefi kendi ulusuna bir devlet edinmek olan milliyetçilik,[32] gününün geldiğini hissederek ayağa kalkar. Devletler sisteminin bunalımı, milliyetçiliğin fışkırdığı verimli topraktır.

İşte günümüzde yaşanan da budur. Dünya sistemi, 1980'li yılların sonundan itibaren II. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan istikrarını yitirmiş ve küresel olarak bir altüst oluş dönemine girmiştir. Bu dönem değişimini belirleyen dinamikleri tartışmanın yeri burası değil. Yalnızca iki temel dinamiğe işaret etmekle yetinelim: Avrupa'daki bütün bürokratik işçi devletlerinin çözülüşü ve Avrupa (Alman) ve Japon emperyalizmlerinin Amerikan hegemonyasının maddi temellerini ortadan kaldırmış olmaları. Görüldüğü gibi, dünya sisteminin altüst oluş bunalımını harekete geçiren etkenlerin milliyetçilikle doğrudan hiçbir ilişkisi yoktur. Bunalımı yaratan, yine, dünya sistemine hakim olan ülkelerin arasındaki (ekonomik, politik, askeri vb.) dengelerde ortaya çıkan radikal değişim olmuştur. Bu değişim ise başta Avrasya kara parçasında olmak üzere, bütün dünyada devletler sistemini bunalıma sokmuştur. Yalta sonrasında kutsal gibi görünen uluslararası sınırlar, bugün dünyanın her yanında sorgulanmakta ve tartışılmaktadır. Helsinki Nihai Senedi (1975), bu bakımdan Yalta düzeninin geç kalmış bir onayıydı.

Büyük reklamla imzalanan Paris Şartı (1992) ise, varolan sınırları değişmez ilan edişiyle tam bir karikatürdür.

İşte devletler sisteminin bu bunalımıdır ki, milliyetçiliğe 20. yüzyılın sonunda çoğu insanı şaşırtan bir rönesans yaşama olanağını yaratmıştır. Elbette, bunalım ve altüst oluş dinamiği bir kez harekete geçtiğinde, kervana her katılan milliyetçilik, depremi biraz daha sarsıntılı hale getirir. Belirli bir aşamadan sonra neden ile sonuç içiçe girer, ikisini ayırmak olanağı ortadan kalkar. Ama bu tarihsel gelişmenin genel bir özelliğidir. Laboratuvardan farklı olarak gerçek dünyada, her sonuç, yığılımlı bir sürecin yaratılmasına katkıda bulunarak aynı zamanda bir neden haline gelir. Önemli olan şu saptamadır: bunalımın temelinde dünya dengelerinin değişmesi yatıyor; bu yüzden de yeni bir denge kurulmadıkça, yeni bir istikrar yerleşmedikçe, milliyetçi mücadeleler sistemin yarıklarında yaşamaya devam edecektir. Yakın gelecekte gerici ya da ilerici, her türden ulusal çatışma, mücadele ve boğazlaşma olsa olsa yayılacaktır.

# Sınıf ve ulus: Dünya sisteminin bir altüst oluş dönemine girmiş olması, kendi başına neden yalnızca ulusal mücadelelerin yükseliş içine girdiğini açıklayamaz. İçinde yaşadığımız konjonktürün ikinci bir veçhesi, milliyetçiliğin (ve genel olarak partikülarizmin) bu yükselişinin önkoşulu olmuştur: işçi sınıfı mücadelelerinin (bazı yerel istisnalar dışında) durgunluğu.

Sınıf mücadelesinin son dönemdeki gelişme eğrisi, kendi başına uzun uzadıya tartışılması gereken, ekonomik, sosyolojik, hatta felsefi boyutları olan bir konu. Burada ben yalnızca iki noktaya parmak basmak istiyorum. Birincisi, işçi sınıfının (ya da proletaryanın) toplumsal varlığının ortadan kalkmakta olduğuna ilişkin teorilerin savunduğu görüşün aksine, emperyalist ülkelerin işçileri bile 80'li yıllarda güçlü mücadeleler vermişler, ama bu mücadeleler yerel kaldığı için çoğu zaman yenilgiyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla, sınıf mücadelesindeki durgunluğun konjonktürel ve geçici olduğunu ileri sürmek, hiç de dogmatik bir tavır değildir, gerçek dünyanın birçok verisi bu yöne işaret etmektedir. İkincisi, bu konjonktürel ve geçici durum esas olarak[33] işçi sınıfının politik örgütlenmesinin sorunlarıyla, yani bir önderlik bunalımıyla belirlenmektedir. İşçi hareketinin başlıca akımları (klasik sosyal demokrasi, resmi komünizm, Maocu ya da Arnavutçu Stalinizm) bugün dünya çapında bir bunalım içindedir. Bu geleneksel önderliklerin yerini henüz başka bir önderlik alamadığı içindir ki işçi mücadeleleri yerel, kısmi ve yalıtılmış olarak kalmaktadır.

İşçi sınıfı mücadelelerindeki bu bunalım, sınıf aidiyetinin, sınıf kimliğinin işçi ve emekçi kitleler arasında gerilemesine ve başka aidiyet ve kimliklerin (ulusal, dinsel, etnik, kabile) ön plana çıkmasına uygun bir ortam yaratır. Sınıf kimliklerinin gerilemesi, bu yüzden her türlü partikülarizmin canlanışının önkoşuludur. Koşullar değiştiği ve proletaryanın sınıf mücadelesi yükseldiği takdirde, partikülarizm ve en başta milliyetçilik bugünkü konumunu yitirecektir. Bu bizi sonucumuzun eşiğine getiriyor.

{mospagebreak title=Milliyetçi barbarlığın karşısında proleter enternasyonalizmi}

Milliyetçi barbarlığın karşısında proleter enternasyonalizmi

Bu yazının başında, uluslararasılaşma sürecinin kapitalist üretim tarzı çerçevesinde sürekli olarak kendi karşıtını doğurduğunu ileri sürerken bunun kapitalizmin günümüzde yaşadığı en temel çelişkilerden birinin ürünü olduğunu belirtmiştim. Bu aşamada artık bu temel çelişkiyi ele alabiliriz. Yukarıda gördüğümüz gibi, sermayenin uluslararasılaşmasının yeni milliyetçilikleri kışkırtması, kapitalist üretimin bütün birey ve grupları uluslararası piyasa denen girdaba sürüklemesinden kaynaklanır. Bu yabancılaşmış, herkesin iradesinden bağımsız, kör ve bilinçsiz biçimde işleyen dünyada, her birey ve grup diğerleriyle karşı karşıya gelir, birbirinin rakibi konumuna girer, bölüşümden daha büyük pay alma yolunda dişe diş bir mücadeleye sürüklenir. Dünya piyasası sadece "insanın insanın kurdu" olduğu bir ortam yaratmakla kalmaz; ulusu da ulusun kurdu haline getirir. Üstelik, kapitalist üretim tarzının hakimiyeti altında, bu bölüşümün sınırlarını ihtiyaçlar değil, sermayenin artı-değer açlığı belirler. Sermayenin iştahı hiçbir fiziksel ya da hayali ihtiyaçla sınırlı değildir. Hep daha çok artı-değer arayışı içinde olduğundan ihtiyaçları sonsuzdur. İşte bütün bunlar, her geçen yıl bütünleşen dünya ekonomisinin, sınıflararası mücadelenin yanı sıra, uluslar arasında bir bölüşüm mücadelesinin de kızgınlaşan arenası haline gelmesine yol açar.

Burada, önce, sermayenin yeryüzünü tek bir toplum haline getirmekle birlikte bu tek toplumun üzerinde tek bir devlet yaratmasının güçlüğünün yarattığı çelişkiyi görüyoruz. Para sermaye, yukarıda anlatıldığı gibi, devasa ölçekte bir uluslararasılaşma yaşamaktadır ama, uluslararası burjuvazi tek bir dünya parası yaratamamaktadır. Sermaye akımlarının ve üretimin uluslararasılaşması, en büyüğü de dahil tek tek ülkelerde ekonomik konjonktürün denetim altına alınmasını olanaksız kılmıştır ama, uluslararası burjuvazi bir dünya merkez bankası yaratamamaktadır. Dünya burjuvazisinin çıkarları şu ya da bu ülkede ortaya çıkan gelişmelerin, gerekirse askeri yöntemlerle denetim altına alınmasını dayatmaktadır ama, uluslararası burjuvazi bir dünya ordusu yaratamamıştır. İşte bu çelişki, yani dünyanın ekonomik olarak bütünleşirken politik parçalanmışlığının süregitmesi, kapitalizmin 20. yüzyıl sonunda yaşadığı temel çelişkilerden biridir.

Bu çelişkinin kendisi ise daha derinde yatan bir başka çelişkinin üzerinde yükseliyor. Sermaye, kendi tarihsel hareketi içinde üretime ve üretici güçlere uluslararası bir karakter kazandırır. Buna karşılık çok sayıda sermaye olarak var olmak sermayenin doğasından ileri gelen bir zorunluluktur. Bu yüzden sermayenin hakimiyetindeki bir dünyada çok sayıda devletin varlığına son verilemez. Çünkü varolan "ulusal" devletler sermayenin farklı dilimleri için en güçlü mücadele araçlarından biridir. Öyleyse sermaye insanlığı, uluslararasılaşmış bir ekonomi üzerinde yükselen parçalanmış (sözde ulusal) bir devletler sistemi ile yaşamaya mahkum eder. Ama bu tam da 20. yüzyılda yaşanan ve (kapitalizm sürerse) 21. yüzyılda çok daha yoğunlukla yaşanacağına hiç kuşku olmayan büyük bunalım ve savaşların anahtarını verir. Kapitalizm, üretimin ve üretici güçlerin uluslararasılaşmasıyla ulusal devletlerin varlığı arasında temel bir çelişkiden muzdariptir.

İşte bu çelişkiden dolayıdır ki, insanlık birbirine yaklaştıkça uzaklaşıyor, kültürler içiçe girdikçe birbirine düşman oluyor, farklı uluslardan insanlar birlikte yaşadıkça ayrı dünyaların insanları haline geliyor. İşte bu çelişkiden dolayıdır ki uluslar birbirlerinin boğazına sarılıyor, kitleler halinde birbirlerini doğruyorlar. İster Halepçe'de olsun, ister Ayodhya'da, ister Johannesburg'da olsun, ister Baku'da, vatan, ulus ve din adına işlenen cinayetler, milliyetçiliğin barbarlığı nasıl kışkırttığını belgeliyor.

Ama daha en kötüsü başlamadı. Bugün tanık olduğumuz barbarlık sahneleri, farklı uluslardan emperyalist burjuvazinin dünya üzerinde hakimiyet için vereceği savaşın yaratacağı trajedinin yanında bir basit prova, prova ne demek, bir ilkokul müsameresi kadar masum kalır. Milliyetçiliklerin en sinsisi, en kibirlisi, en saldırganı, olan emperyalist milliyetçilik, aynı zamanda teknolojinin gücüyle donanmış olduğu için en barbarıdır da. Eğer emperyalistler arasında iyice yoğunlaşmış olan çıkar çelişkileri bir takım önkoşulların gerçekleşmesiyle insanlığın gündemine bir Üçüncü Dünya Savaşı'nı getirecek olursa, burjuva uygarlığının son ürünü, dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir barbarlık olacaktır.

Kapitalist üretim tarzının hakim olduğu bir dünya önümüze iki alternatif koyuyor: ya milliyetçi boğazlaşma, ya da güçlü ulusların ötekileri kölece boyunduruk altında tuttuğu bir emperyalist "barış", hangi emperyalist güçlerin hakimiyeti altında olursa olsun bir "Yeni Dünya Düzeni". Bugünün konjonktürü yerini bir istikrar dönemine bırakana kadar bunlardan birincisi neredeyse kaçınılmaz biçimde insanlığın yaşamına damgasını vuracaktır. İstikrara ve emperyalist "barış"a geçişin yolunda muhtemeldir ki milyonlarca insanın vatan ve ulus uğruna kanı akacaktır. O durumda bile "barış"a geçişin garantisi yoktur: "Majesteleri" Kraliçe Sofia'nın haklı olarak belirttiği gibi, insanlık bir üçüncü dünya savaşında yok olma tehdidiyle karşı karşıyadır.

Emperyalist ya da değil, insanlığın milliyetçi boğazlaşmalardan kurtuluşunun tek yolu işçi sınıfının öncülüğünde uluslararası bir devrimci mücadelenin başarıya ulaşmasıdır. İçinde yaşadığımız günlerde, emperyalizmin sinir merkezlerinde sınıf mücadelesi zayıfken, işçi sınıfının politik hareketi bir çöküntü içindeyken bu tür bir devrimci canlanma elbette çok düşük bir olasılık gibi görünecektir. Ama bir an durup düşünelim. 1917 yılında, bütün "uygar dünya" birbirini doğramakla meşgulken Rus işçileri ve askerleri dünya tarihinin görmüş olduğu en baskıcı devletlerden birini yıkmadılar mı ? Uluslararası işçi sınıfı hareketi sosyal şovenler tarafından her ülkede emperyalist katliamın emrine koşulmuştu. Ama Rusya'daki devrim, sınıflar arasındaki ilişkiyi bir anda altüst etti. Savaş, Macaristan'dan İtalya'ya, Berlin'den Finlandiya'ya kadar uzanan bir dizi başarılı ve başarısız devrimci ayaklanma tarafından uğurlandı.

Bugün belki tek bir ülkede, belki bir bölgede ortaya çıkacak bir devrimci ayaklanma uluslararası işçi hareketinin fizyonomisini baştan aşağı değiştirecektir. Güney Afrika'da ya da Brezilya'da başarılı bir devrim, Avrupa'da ciddi bir kitlesel hareketlenme, Doğu Avrupa'da bir kitlesel patlama -- senaryoları çoğaltmak, olasılıklar üzerine spekülasyon yapmak mümkün; söylenemeyecek tek şey bu olasılıklar gerçekleştiğinde uluslararası işçi hareketinde bir rönesans yaşanmasının mümkün olmadığı.

İşçi sınıfının öncülüğünde bir uluslararası devrim hareketinin milliyetçiliğin panzehiri olarak sunulmasına bir itiraz daha yapılabilir: bugün birbirinin boğazına sarılmış uluslar, yarın birbiriyle çatışmaya girecek yeni uluslar, devrimci bir proleter hareketinin saflarında bir araya gelebilecekler midir ? Hele bu uluslar aynı politik birimin coğrafyası içinde bir arada yaşıyorlarsa: Türk ile Kürt'ün, Boşnak ile Sırp'ın, beyaz Amerikalı ile siyahın, Amerika yerlisi ile criollo'nun[34], Hindu ile Müslüman'ın, onca horlama ve aşağılanmadan, onca katliamdan sonra aynı saflarda yoldaşça mücadele etmesi mümkün müdür ?

Tarih mümkün olduğunu gösteriyor. I. Dünya Savaşı'nda dört yıl boyunca Rus işçi ve köylülerini, öldürülmemek için öldüren, onlara karşı en şoven duygularla şartlandırılan Alman işçileri, Ekim devriminden sonra onlarla cephelerde kardeşçe sarılışmadılar mı, daha da ileri giderek onları taklit edip 1918'de Alman Ekimi için ayaklanmadılar mı ? Aynı devletin sınırları içinde yaşayanlara da birçok örnek var. II. Dünya Savaşı döneminde Naziler Sırpları doğrarken Hırvatları kollayarak Yugoslavya halklarını birbirine düşürmeye çalışmış, iki halkın eli kanlı milliyetçileri de (her ikisi de bir aşamada Hitler'le işbirliğine giren Hırvat Ustaşiler ve Sırp Çetnikler) birbirlerine karşı en gaddar katliamları düzenlemekte tereddüt etmemişlerdi. Ama kendisi bir Hırvat olan Tito'nun bütün Yugoslavya halklarından seferber edilmiş olan partizanları, işgalci Nazi güçlerine ve işbirlikçi burjuva yönetimlerine karşı verdikleri mücadele sonucunda öteki halkları olduğu gibi, kanlı bıçaklı olmuş Sırp ve Hırvat emekçilerini de Yugoslav devrimi etrafında birleştirmeyi başardılar. Bugün Hırvat, Sırp ve Boşnakların bir daha birlikte mücadele edemeyeceklerini düşünenlere o dönemdeki boğazlaşmanın bugünkünden daha az kanlı olmadığını hatırlatmak gerekiyor. Doğu Avrupa'nın bir İngiliz tarihçisi (üstelik komünizme hiç sempati duymayan bir tarihçi) durumun trajikliğini mükemmel biçimde özetliyor:

Yugoslavya'da, bir ulusal kurtuluş savaşı olmanın yanı sıra, etnik gruplar arası bir iç savaş ve ideolojik bir sosyal devrimci savaş niteliği de taşıyan savaş, insanı tiksindirecek derecede yıkıcı oldu. Yaklaşık bir milyon yedi yüz elli bin --nüfusun onda birinden fazla-- insan öldü. Hayvan sürüsünün yarısı telef oldu. Demiryolu vagonlarının ve teçhizatının yarısı, saban stokunun ve demiryolu köprülerinin dörtte üçü, karayollarının beşte üçü, sanayi üretim kapasitesinin üçte biri, konut stokunun beşte biri imha oldu. Ama bütün bu şiddet ve katliamdan, bu nefret ve bölünmüşlükten, direnç, kahramanlık, yeni bir ulusal birlik ve bir ortak hedef duygusu doğacaktı.[35]

İşçi hareketi elbette ne tek tek ülkelerde, ne de dünya çapında kendi başına hareket etmeyecek. Gerek tekil ülkelerin her birinde, gerek dünya çapında, ileri gitmeye hazır, burjuvaziyle nesnel olarak çıkarları çelişen bütün toplumsal grup ve katmanları genel bir kurtuluş bayrağının altında toplamak zorunda. İşte bu müttefiklerin arasında en önemli yerlerden biri ezilen ulus, ırk ve etnik grupların kurtuluş mücadelesine ayrılacak. 21. yüzyılın devrimi, Amerika kıtasının yerlilerinin, ABD'nin siyahlarının ve Latin Amerikalı göçmenlerinin, Avrupa'nın yabancı işçilerinin ve mültecilerinin, Kara Afrika'nın ezilen uluslarının, Ortadoğu'nun Kürtlerinin ve Filistinlilerinin ve başkalarının, ve başkalarının içinde yer alacağı bir büyük kültürel şenlik olacak. Devrim, bayrağına sadece devrimci Marksist önderlerin değil, ezilen ulusların kahramanlarının, bir Malcolm X'in, bir Steve Biko'nun, bir Jose Marti'nin, bir Tupac Amaru'nun, bir Sultan Galiev'in, bir Franz Fanon'un, bir Amilcar Cabral'in adlarını da yazacak. Lenin'in deyişiyle, "her kim 'arı' bir toplumsal devrim bekliyorsa, böyle bir devrimi görmek ona kısmet olmayacak."[36]

Bu doğruysa, ulusal mücadeleler arasında köklü ayırımlar yapmak zorundayız. İnsanlığın nihai kurtuluşunun amaçları açısından bakıldığında, bugün yaşanan milliyetçi dalga içinde yer alan farklı türden mücadeleleri aynı yere yerleştiremeyiz. Öncelikle, emperyalist ırkçılık ve milliyetçilik, hangi bahanelerle hareket ederse etsin, insanlığın geleceğinin ve insan yaşamının düşmanıdır. İkincisi, dünya hiyerarşisi içinde konumları birbirine eşit olan ulusların karşılıklı milliyetçi çekişmeleri, burjuvazi ne gerekçe gösterirse göstersin, gericidir. Bu milliyetçiliklerin talepleri arasında yalnızca tarihsel bakımdan düzeltilmesi gereken haksızlıklara kulak verilebilir. (Türkiye'de Ermeni soykırımının ya da Amerika'da Amerika yerlilerinin soykırımının kabul edilmesi ve buna uygun adımlar atılması bu tür taleplere en iyi örneklerdir.) Milliyetçi bir ton taşısa bile mutlaka desteklenmesi gereken ulusal mücadeleler, ezilen ulus ve ırkların kurtuluş mücadelesidir. Çünkü ezilen uluslar kurtulmadan insanlık barışamaz. Enternasyonalizmin yolu ezilen ulusların kurtuluşundan geçer. Dolayısıyla, ezilen ulusların kurtuluş hareketi, nesnel etkileri bakımından, milliyetçiliğin gerici kampında değil, enternasyonalizmin kampındadır.[37]

Burjuvazi ise ne ezilen ulusların, ne de enternasyonalizmin yanındadır. Çünkü globalizm enternasyonalizm değildir, bu yeni-liberalizm çağında emperyalist sermayenin dünya turunun önündeki engelleri kaldırmaya yönelik bir ideolojidir. Yani tebdili kıyafet etmiş bir emperyalist milliyetçiliktir. Üstelik globalizmin yaşamı liberalizminki kadar kırılgandır. Yarın kapitalist dünyanın ekonomik bunalımı derinleştiğinde, bu sonbaharda ilk örneğini gördüğümüz ticaret savaşları kızıştığında[38], döviz piyasaları bunalıma düştüğünde, emperyalist dünyada bugün de gizliden gizliye verilmekte olan ekonomik savaş açık hale geldiğinde ve dünyayı ekonomik bloklara böldüğünde, burjuva ideologları, dün Keynesçiliği nasıl kolayca terkettilerse, bugün de üzerinde onca mürekkep ve nefes harcadıkları globalist görüşlerini terk ederek yeniden kaba milliyetçiler haline gelmekte sakınca görmeyeceklerdir.

İnsanlığın kardeşçe kaynaşmasının mücadelesini ancak proleter enternasyonalizmi verebilir. Ama globalizmden farklı olarak proleter enternasyonalizmi milliyetçiliğin ve ulusal devletlerin gününü doldurduğunu, yüzyıllardır bütün dünyayı ezen beyaz insanın küstah kibrinin fermanıyla ilan edemez. Enternasyonalizm, ulusal düşmanlıkların ve eşitsizliklerin koşullarını ortadan kaldırmanın mücadelesini vermek demektir.[39] Ancak bu koşullar devrimci bir altüst oluş sürecinde adım adım sağlanabilirse, ezilen uluslar ezenlerle, kendi devletlerinin verdiği güvenceye de yaslanarak, her an genişleyen bir zincirin halkaları halinde, federalizmin yolundan bir dünya birliğine doğru yürüyebilirler. Eğer bu gerçekleşirse, hiçbir ulus ötekinin yoksulluğundan zengin olmadığı, hiçbir ulus bugünün beyaz insanının kibrini taşımadığı gün, "bu şiddet ve katliamdan, bu nefret ve bölünmüşlükten" yeni bir birlik ruhu doğacak, ancak o zaman ulus gerçekten gününü doldurmuş olacak ve nice toplumsal biçim gibi antropoloji müzelerinde yerini alacaktır.

{mospagebreak title=Notlar}

[1] Madrid'de yayınlanan ABC gazetesi, 27 Ekim 1992, s. 3.

[2] Globalizmin çok daha ayrıntılı bir incelemesine Onbirinci Tez'in son sayısında yer alan bir yazımda yer vermiştim: "Globalizm, Milliyetçilik, Enternasyonalizm. Bir Uluslararası Demokrasi Programı İçin Öneriler", sayı 12, Ocak 1993. Elinizdeki yazı, son dönemin milliyetçi hareketlerinin dinamiğini araştırmaya yönelik olduğu için, globalizmin ayrıntılı bir eleştirisini hedeflemiyor. Burada globalizm yalnızca çağdaş milliyetçiliklerin açıklanmasında alternatif bir teorik ve ideolojik çerçeve kimliğiyle ele alınıyor. Bu yazı ile Onbirinci Tez yazısı birbirini tamamlar niteliktedir.

[3] Partikülarizm terimini evrensel olanın karşısında bir topluluğa ait her türden özgüllüğü kendine bayrak yapan bütün hareketler için kullanıyorum. Bu kullanım, ulusal, ırksal, etnik vb. özgüllüklerle birlikte dini temelde hareketleri de kapsama avantajına sahip.

[4] Bu öneriyi yapan Brian Urquhart'ın ("Toprak Bütünlüğü Kutsal Değildir", NPQ Türkiye, cilt l, sayı 3, s.28-30) eski BM genel sekreter yardımcısı olduğu göz önüne alınırsa önerinin taşıdığı ağırlık kavranabilir. Urquhart'a haksızlık etmemek için önerisini BM'in işleyişini demokratikleştirme önerisine bağladığını ekleyeyim.

[5] N.Gardels, a.g.m., s.4 ve NPQ Türkiye, a.g.m., s.3.

[6] NPQ'nun Amerikalı yayıncısı S.K.Sheinbaum ("Sadakat", a.g.y., s. 80) bunu açıklıkla dile getiriyor.

[7] Globalizmin milliyetçiliğe yaklaşımını sergileyen en popüler kitaplardan biri Harold Isaacs tarafından yazılmıştır. Isaacs'ın kitabı, anlamlı biçimde, Idols of the Tribe (Kabilenin Putları) başlığını taşır.

[8] Modernleşme teorisinin farklı eleştirileri için bk. Sungur Savran, "Azgelişmişlik: Eşitsiz ve Bileşik Gelişme", Onbirinci Tez, 3, Mayıs 1986.

[9] NPQ Türkiye, a.g.m., s.3.

[10] Gardels, a.g.m., s.4.

[11] Robert Reich, "Gelecek, Beyin Gücü ile Altyapıda", NPQ Türkiye, cilt l, sayı 3, Kış 1992, s. 69. Reich, Clinton yönetiminde Çalışma Bakanı olarak görev yapmaktadır.

[12] A.y.

[13] E.Mandel\A.Shaikh, "International Capitalism in Crisis -- What Next ?", Bulletin in Defense of Marxism, 100, Ekim-Kasım 1992, s. 27 ve E.Mandel, "Chaos as Capital Runs out of Control", Socialist Outlook, 32, 21 Kasım 1992, s.8.

[14] R.Reich, a.g.m., s. 70.

[15] Modern bir olgu olan ulus olgusunun oluşum tarihi, özellikle de etnik grup, dil, din vb. tarihsel etkenlerle ilişkisi çok karmaşık ve derinlemesine tartışılması gereken bir sorun. Burada bu tartışmaya giremeyeceğimiz açık. Yine de, erbabının yanlış bir izlenim edinmesini engellemek için belirteyim: Benedict Anderson'un Türkçe'de yakında yayınlanacak son derecede ilginç kitabında ileri sürdüğü tezle, yani ulusların "muhayyel" (hayal edilmiş) topluluklar olduğu teziyle benim burada söylediklerim arasında tek bir noktada ortaklık var. Ortaklık, ulusların oluşumunun, etnik, kültürel, "ırksal" vb. etkenlerle hiçbir zorunlu bağ taşımadığı konusunda. Zorunlu bir bağın olmaması, olumsal, yani tarihsel hareketin diyalektiğinin somut olarak belirlediği bir bağ olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Anderson'dan ayrıldığım yer, ulusların oluşumunda sosyo-ekonomik çıkarların belirleyici bir yer tuttuğunu düşünmem. Bu anlamda, ulus "tahayyül" edilen birşey olmaktan uzak, verili maddi çıkarların, başka coğrafyaların toplumları (öteki uluslar) karşısında geliştirilmesi için verilen bir mücadele içinde adım adım yaratılmış bir gerçeklik. Elbette ulusal ideoloji bir kolektif "tahayyül" üzerinde yükselir. Ama hangi ideoloji böyle değildir ? Anderson ulusun sosyo-politik gerçekliği ile ideolojisini birbirine indirgiyor. (Bk. B.Anderson, Imagined Communities, Verso, Londra, 1983, tamamı.)

[16] Bu benzetmeyi sadece Marksistler yapmıyor. Gerçek o kadar çıplak ki, emperyalist ülkelerin devlet adamları aynı benzetmeyi kendileri de yapıyorlar. İşte Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği yapmış, şimdi Norveç Dışişleri Bakanı olan Thorvald Stoltenberg: "Soğuk savaş koşullarında yıllarca sınırların açılmasını ve insanların bir yerden bir yere serbestçe gitmesini savunan zengin Batı ülkeleri, şimdi yoksul mültecileri sınırlarından içeri sokmamak için vize kısıtlamaları koyarak yeni bir Berlin duvarı inşa etmemelidir." ("Yeni Küresel Mülteci Türü", NPQ Türkiye, a.g.y., s.58, vurgu sonradan.) Ya da daha özürcü bir tavrın sahibi, AT'nin ABD büyükelçisi, Hollanda'nın eski başbakanı Andries van Agt: "Berlin Duvarı'nın yıkılmasının üzerinden sadece iki yıl geçtikten sonra, AT üyesi ülkelerin kendi aralarındaki tüm sınır denetimlerini kaldırmaktan çekinmemeleri için Avrupa'ya yeni ve daha yüksek dış duvarlar örmek gibi, pek haksız sayılamayacak bir eğilim oluştu." ("Göçmen ve Mülteci Sorunu", NPQ Türkiye, a.g.y., s. 58, vurgu sonradan.) Haksız ya da değil, ama gerçek !

[17] K.Marx, Kapital, c.III-1, çev. Mehmet Selik, Odak Yayınları, 1975, s.674.

[18] Bu terim gerçekte bir kamusal sigorta sistemine çekicilik kazandıran ideolojik bir gereçtir. Bu konuda ayrıntı için bk. Sungur Savran, "Bunalım, Sermayenin Yeniden-Yapılanması, Yeni-Liberalizm", N.Satlıgan\S.Savran (der.), Dünya Kapitalizminin Bunalımı, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1988, s. 51-53.

[19] L'Express, 3.4.1992, s.40.

[20] Özgür Gündem, 27.12.1992, s.7.

[21] Slovakya halkının Çeklere göre yoksulluğunu ortaya koyan birkaç rakam: 1991 GSMH'sı Çek ülkesinde kişi başına 7200 dolara ulaşırken, Slovakya'da 5960 dolar düzeyindeydi. Daha da önemlisi, 1989 sonrasında güçlenen kapitalist restorasyon eğilimi, Slovakya'da çok daha ağır sonuçlar yaratmıştı: 1991 sonunda, ekonomisi güçlü Çek ülkesinde işsizlik oranı hala çok düşükken (% 2,5), sözkonusu oran Slovakya'da % 10'u aşmıştı. Bk. The Economist 26.12.1992-8.1.1993, s. 31.

[22] La Republica, 29.2.1992. Aslında Bossi'nin Kuzey Ligası oylarn sadece % 34'ünü almıştır, ama % 7 oranında oy da, Bossi'den koparak Alp Ligası'nı kuran kızkardeşinin partisine gitmiştir. Yine de % 34 Kuzey Ligası'nı bölgenin birinci partisi haline getirmeye yetmiştir. Bossi'nin Ligası, daha önce 5 Nisan genel seçimlerinde bütün İtalya çapında % 8,2 oy alarak büyük bir atılım yapmıştı. Parti propagandasının esas hedefi olan Kuzey İtalya'da ise oyların % 16'sı Kuzey Ligası'na akmıştı. La Stampa, 7.4.1992.

[23] Ulusal sorun tartışmasında genel düzeyde yanlış tezler savunmuş olan Rosa Luxemburg (bu konuya Onbirinci Tez yazımda ayrıntısıyla değindim), bir konuda çok haklıdır: Rosa'ya göre, kapitalist dönemin koşullarına en uygun devletin "ulusal devlet" olduğu varsayımı (Kautsky) doğru değildir; birçok ulusu asimile eden "büyük devlet" tipi kapitalizmin esas gerçekliğidir. Rosa, bu soruna 1908'de "Ulusal Sorun ve Özerklik" başlığıyla Lehçe olarak yayınlanmış bir dizi makalesinde değinir. Bu makalelerden seçmeler şu kaynakta yer alıyor: G.Haupt-M.Lowy-C.Weill (der.), Les marxistes et la question nationale 1848-1914, Maspero, Paris, 1974, s. 189-194.

[24] L.Trotsky, The Balkan Wars 1912-1913, Monad Press, New York, 1980, s. 39.

[25] İsrail'in Irak'ı ve İran'ı bölme konusunda en azından 80'li yılların başına kadar geri giden planları konusunda bilgi için bk. Ralph Schoenman, Siyonizmin Gizli Tarihi, çev. Aydın Pesen, Kardelen Yayınları, İstanbul, 1992, s.103-109.

[26] Azerbaycan: Türklük Davası mı ? Bir Ulusun Kendi Kaderini Tayin Hakkı mı ?, Sosyalizm Broşür Dizisi 1, İstanbul, 1990.

[27] "Berlin'den Babil'e", NPQ Türkiye, a.g.y., s. 21.

[28] "Volksgeist'ın Dönüşü", a.y., s. 9. Vurgu sonradan.

[29] Claire Cohen, "The Economic State of Black America", Bulletin in Defense of Marxism, 101, Aralık 1992, s.3.

[30] Christine Messiant ile görüşme, "The never-ending agony of Angola", International Viewpoint, 240, 7 Aralık 1992, s. 24.

[31] Colin Legum (der.), Africa Handbook, Penguin, Harmondsworth, 1969, s. 119-123.

[32] Ernest Gellner, milliyetçilik üzerine ünlü kitabına şu cümleyle başlıyor: "Ulusçuluk temelde siyasal birim ile ulusal birimin çakışmalarını öngören bir siyasal ilkedir." Uluslar ve Ulusçuluk, çev. Büşra Ersanlı Behar\Günay Göksu Özdoğan, İnsan yayınları, İstanbul, 1992, s. 19.

[33] Esas olarak diyorum çünkü sorunun, büyüyen yedek sanayi ordusunun proletaryayı zayıflatmasından, 80'li yıllarda üstünlüğü ele geçiren yeni sağın (yeni-liberalizmin) taarruzuna kadar bir dizi faktörle doğrudan bağlantısı var.

[34] "Criollo", metropolden gelerek sömürgeye yerleşmiş, ama sömürge halkıyla karışmamış olanlara Latin Amerika'da verilen ad.

[35] Joseph Rotschild, Return to Diversity. A Political History of East Central Europe since World War II, Oxford University Press, Oxford, 1989, s. 57-58.

[36] V.İ.Lenin, "Sosyalist Devrim ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (Tezler)", Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı içinde, Sol Yayınları, Ankara, 1989, s. 153. (Çeviri değiştirilmiştir.)

[37] Bu iddiayı Onbirinci Tez'in son sayısında yayınlanan yazımda derinlemesine gerekçelendirdiğim için burada temellendirmeye girişmiyorum. Bk. "Globalizm, Milliyetçilik, Enternasyonalizm. Bir Uluslararası Demokrasi Programı için Öneriler", Onbirinci Tez, 12, Ocak 1993, özellikle II. ve III. bölümler.

[38] ABD, bir ilk tehdit olarak, AT kökenli bazı mallara ek vergi koyduğunda, İngiliz The Guardian gazetesi şöyle bir başlık atıyordu: "Dünya Ticareti Kaosun Eşiğinde" (7.11.1992).

[39] Enternasyonalist sosyalizmin dünya çapında ulusal soruna ilişkin ne tür somut taleplerle ortaya çıkması gerektiğini, programatik bir yaklaşımla Onbirinci Tez yazısında ayrıntılı olarak incelediğim için burada bu soruna girmiyorum. Bu konuda, 34 No.lu dipnotta verilen kaynağın III. ve IV. bölümlerine bakılabilir.