Sivas, Madımak: devletlû bir katliam

Bugün Sivas Madımak Otel’de, çoğu Alevi 35 canın gözü dönmüş kitlelerce yakılarak katledilmesinin 21. yıldönümü. Irak ve Büyük Suriye İslam Devleti (IBSİD) gibi Ortadoğu İslam dünyası içinde Şiileri ve Alevileri ezmek amacıyla oluşturulmuş bir iç savaş örgütünün adım adım Irak’ı ele geçirdiği bir dönemde bu büyük katliam daha da özel bir anlam taşıyor. IBSİD gibi mezhepçi katiller sürüsü örgütleri ağırlayan, besleyen, sağlık hizmetlerini eksik etmeyen, sınırları onlar için kevgire çeviren, Suudi Arabistan ve Katar’ın onlara yardımlarının aktarma kayışı görevini üstlenen bir hükümetin başının cumhurbaşkanlığına soyunduğu bir Türkiye’de bu büyük katliam daha da özel bir anlam taşıyor.

Ama Alevilerin eli armut toplamıyor! Aleviler sadece kurban değil, kendi kaderine sahip çıkmaya yönelmiş bir ezilen dini grup. Daha birinci yıldönümünü yeni geride bıraktığımız Gezi ile başlayan halk isyanının en önemli toplumsal bileşeni, milyonlarca, on milyonlarca Alevi idi. Ankara Tuzluçayır ve Hatay Armutlu, İstanbul Taksim kadar önemliydi halk isyanında! Aleviler nefsi müdafaada. Ve bu görevi kimseye devretmiyorlar, kendi ellerine alıyorlar. Alevileri başını öne eğmiş bir zavallılar topluluğu olarak resmedenlerden uzak durun! Halk isyanında ayağa kalkan Aleviler, artık Ekmeleddin İhsanoğlu’nun çatısı altında kurtuluş olmayacağını biliyorlar! Aleviler, gerçek kurtuluşlarının işçi sınıfının yanında olduğunu adım adım öğreniyorlar. Daha doğrusu, 1960’lı ve 70’li yıllardan bu yana ilk kez hatırlıyorlar. Bu bellekte, Sivas Madımak katliamının suçlusunun kim olduğu önemli bir yer tutacak. Aşağıda Sungur Savran yoldaşımızın sitemizde geçen yıl, Sivas katliamının 20. yıldönümünde yayınlanmış olan ve Madımak’ın suçlularını berrak biçimde teşhir eden yazısını bu belleğe bir katkı olarak yayınlıyoruz.

 

Sivas’ta Madımak otelinde 33’ü şenliğe katılmaya gelmiş, 2’si ise otel çalışanı olmak üzere 35 canın katledildiği olayın tam 20. yılındayız. Dava çoktan zaman aşımına uğradı. Bütün dünyanın gözleri önünde 35 insanın cayır cayır yakılmasının hesabını bu yargı sistemi, bu “yüce” adalet, bu devlet soramadı! Bu insanlar, sanki Fransız yurtseverliğinin simgesi Jan d’Ark gibi resmi bir kararla ateşte yakılarak öldürülmüş gibi sahipsiz öyle ortada kalakaldılar.

Neden? Alevilerin kafasını karıştırarak CHP’yi kurtuluş gibi göstermeye çalışanların cevabı hazır. İslamcılar iktidarda da ondan. Sadece AKP iktidarda değil, yargı sistemi artık cemaatin elinde. O da elbette Sünni İslam adına Alevileri katleden bir güruhu yargılayıp cezalandırmaktan kaçınacaktır. Bundan doğal ne var?

Oysa tarihi gerçeklerin incelenmesi bu kolaycı tabloyu sorgulamak ve reddetmek gerektiğini ortaya koyuyor. Burada 20 yıl sonra ayrıntılı bir delil sergileme işlemine girişmeyeceğiz. Belgelere erişmek kolay. Anlatacağımız öykü yadsınamayacak kadar açık. Madımak yangını bir devlet operasyonudur. Gerek emniyet, gerek çok daha önemlisi Sivas ilinin alay komutanlığı aracılığıyla TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri) saatlerce müdahale etmeyerek göstericilerin işini kolaylaştırmıştır. Devletin başında, cumhurbaşkanı olarak o günden sadece dört yıl sonra 28 Şubat askeri müdahalesine ortak olacak olan çok güçlü bir politikacı, Süleyman Demirel oturmaktadır. Tansu Çiller’in başbakanlığındaki hükümette SHP (yani CHP’nin o gün cisimleştiği parti) koalisyon ortağıdır. İslamcılar iktidarda falan değildir. Devlet Madımak katliamının kolayca önüne geçebilirdi. Neden geçmemiştir?

Bu soruya cevap vermeden kestirmeden İslamcıları suçlayıp “laik” devleti, orduyu, CHP’yi temize çıkarmak olsa olsa Alevi kardeşlerimizi aldatmak için bir operasyon olur. (DYP falan demiyoruz çünkü sözde laik sağın yerinde yeller esiyor!) Doğrudur, İzzettin Doğan gibiler, temelde Alevilere düşman olan bir siyasi partiye satılmıştır. Ama CHP’nin, Kemalizmin, ulusalcılığın oyununu oynayıp Alevileri kandıranların da kolay kolay affedilmemesi gerekir.

Tekrarlıyoruz: Sivas katliamı, İslamcı yobazların kafasının kızması sonucu ortaya çıkmış bir beklenmedik katliam değildir. Planlı bir devlet operasyonudur. Devlet, Anadolu topraklarındaki kadim Sünni-Alevi karşıtlığını kullanmış, Alevi azınlığın ezilmesini ve katledilmesini Sünni İslam’ın varlığını korumanın yolu gibi gösteren gerici İslamcı akımları maşası olarak ileri sürmüştür. Peki neden?

Şu 1993 yılı

Bunu anlamak için Sivas katliamının gerçekleştiği 1993 yılına biraz dikkatli bakmak şarttır. Kamerayı biraz geri çeker ve kadrajı genişletirseniz, 1993 yılında büyük yankılar uyandıracak olay olarak sadece Sivas’ın yaşanmadığını fark edersiniz. 1993, büyük cenazeler yılıdır.

 

Yıl, 24 Ocak’ta Uğur Mumcu suikastı ile başlamıştır. Mumcu’nun cenazesini Ankara sokaklarında 500 bin kişi kaldırmıştır. Sonra 17 Nisan’da Turgut Özal’ın ölümü gelmiştir. Bu sefer toplumun bir başka kanadı devasa bir cenaze törenine katılmıştır. Bugün Mumcu suikastının ve Turgut Özal’ın ölümünün üzerindeki sır perdesinin kalktığına gerçekten inanan tek bir kişi var mıdır Türkiye’de? Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu, büyük devlet hizmetkârı, “bin operasyon”cu Mehmet Ağar’ın kendisine Uğur Mumcu cinayetinin ardındaki hakikatin  ortaya çıkamayacağını, çünkü o taş çekilirse devletin bütün duvarının çökeceğini söylemiştir. Turgut Özal’ın ölümü ise öylesine bir “devlet sırrı”dır ki, en son zehirlenme tetkiki bile tam bir kafa karıştırma kampanyasına dönüştürülmüştür!

Cenazelere bakın, katili görürsünüz. Bir tarafta, Mumcu cenazesinde toplumun Batılı değerlerle ve laiklik temelinde yaşamasını savunan toplum katmanları. Öteki tarafta, dini değerlerin güçlü hâkimiyeti altında, cemaat ve tarikatların ortamında yaşayan toplum katmanları.

Devrimci İşçi Partisi’nin (DİP’in) öncülü olan siyasi hareket, Mumcu’nun cenazesine katılmadı. Suikastı onayladığından değil elbette. Mumcu, Türkiye’nin ezilen insanlarını ordunun askerleri haline getirmeyi düstur edinmiş bir akımın, bugün kendini ortaya “ulusalcılık” olarak koyan bir akımın belki de en güçlü, en popüler aydınıydı. Cenazesi o akımın bir gövde gösterisi oldu.

DİP’in öncülü hareket, elbette Özal’ın cenazesine de katılmadı. Derin devlet tarafından suikasta uğramasını doğru bulduğu için değil elbette. Özal Türkiye’de finans kapitalin ABD ve Avrupa emperyalizmleriyle işbirliği içinde hâkimiyetinin temsilcisi ve Türkiye sermayesinin çıkarlarının çevre ülkelerde hegemonya yoluyla daha da geliştirilmesi politikasının ilk mimarı idi. Cenazesi, sadece İslamcılığın değil o büyük burjuva siyasetinin de gövde gösterisi oldu.

Birdenbire toplum Kemalizm ile İslamcılık arasında kutuplaşmıştı. Madımak, bu tabloyu Sünni-Alevi bölünmesiyle tamamladı. Kısa vadeli etkisi bu değildi. DİP’in öncülü siyasi hareket olarak biz Sivas katliamı kurbanları için Ankara’da yapılan dev cenaze törenine elbette katıldık. Muhteşem bir kızgınlık bütün düzeni hedef alıyordu. Başbakan yardımcısı, SHP başkanı Erdal İnönü cenazeden kovuldu! Ama kısa süre içinde Alevi toplumunun içindeki tutucu güçlerin de katkısıyla Aleviler de Kemalist cepheye doğru sürüklenecekti.

Bütün bu dev cenazelere Kürt halkının ve yurtseverliğinin birçok sivil temsilcisinin “bin operasyon”a tâbi tutulmasının, uygulama daha küçük bir ölçekte her zaman gündemde olmakla birlikte sistematik bir ölçekte 1993 yılıyla birlikte büyük bir sıçrama yaptığını ekleyin. Bu, o kadar böyledir ki, bu politika Kürt hareketinin siyasi terminolojisinde “1993 konsepti” olarak bilinir ve (Özal’ın ölümüyle başbakan olan) Tansu Çiller ile onun adamı Mehmet Ağar ikilisiyle özdeşleştirilir. O zaman Madımak’ın hiç de yalıtılmış bir olay olmadığını, bir stratejik yönelişin parçası olduğunu iyice anlarsınız.

Toplumu yeniden saflaştırma operasyonu

Geriye bir tek soru kalıyor aslında. Devletin hâkim güçleri bunu neden yapmıştır? Kısaca cevap verelim: 1989-1993 dönemi, Türkiye devletinin 12 Eylül’den bugüne yaşanan 33 yıllık dönemde kendini gerçekten tehdit altında hissettiği tek dönemdir. Bunun bir nedeni Kürt özgürleşme davasının o aşamada kitleselleşmesidir. 1984’ten beri bir gerilla savaşı sürüyordu. O yıllarda ise serhildanlar dönemi başlamıştır.

Öte yandan, işçi sınıfında büyük bir kaynaşma yaşanıyordu. 1989 Bahar Eylemleri’nde bir milyon işçi sokaklara çıkarak 12 Eylül’ün korkunç kısıtlamalarına ayaklarıyla son vermiştir. 1990’da kamu emekçileri sendikacılığı, yani daha sonra KESK haline gelecek sendika hareketi doğmuştur. 1990-91 Türkiye tarihinin gördüğü en büyük işçi mücadelelerinden biri olan Zonguldak grevine ve Büyük Yürüyüşü’ne tanık olmuştur. Sınıfın bu mücadele eğilimi biraz yavaşlamakla birlikte daha sonraki yıllarda da (Erdemir, Paşabahçe vb.) devam etmiştir.

Kürt halkı ayakta. İşçi sınıfı ayakta. Bir devlet operasyonuna ne zaman daha fazla ihtiyaç olur? Toplumu yeniden saflaştırmak, devletin çimentosu olarak işlev gören Kemalizmi adım adım içine düşmekte olduğu krizden kurtarmak gerekmiyor mu? Devletin âli çıkarları söz konusu olduğunda, ulusalcıların pek bayıldığı ifade ile söyleyecek olursak, Mumcu gibi bir aydın, ülkenin cumhurbaşkanı ya da Aziz Nesin gibi insanlar “teferruat”tır! Hele hele sivil Kürt yurtseverleri!

Bugüne ne çok ders var. İsyan ile serhildan birleşirse sadece hükümet için değil, düzenin bütünü için ne büyük tehdit! Bugün Reyhanlı’da “52 Sünni vatandaşımızı” kaybettiğimizi söyleyen, Suriye’deki mücadeleyi bir mezhep savaşına çevirmek için yırtınan, Ortadoğu çapında Sünni-Şii (Alevi) çatışmasına körükle giderek Vahhabiliğin fedailiğine soyunan bir başbakan baştayken “Her yer Taksim, her yer Lice!” dinamiği nasıl bir karşılık bulur? Dikkat!

Madımak’ın alevlerinin sıcaklığı bugün bile hissediliyor!