Kıbrıs sorunu

Author(s): 

Planlanması ve yapımı ile üç çeyrek yüzyıldır Kıbrıs’a kazık çakan İngiliz Üsleri’nin Kıbrıs’taki varlığı Kıbrıs Sorunu’ndan eskidir...
Ne zaman üsleri yazsam, üslerin önemini anlamayan, anlamak istemeyen insanlardan tepki alıyorum...
Üsler öncelikli meselelerden değil, diyorlar...
İnsan jeopolitik ilişkilere ve sömürgeciliğe dair hiçbirşey anlamasa, kendi ülkesinden kalkan savaş uçaklarının başka ülkeleri yerle bir etmesinden utanır...
Hayrete düşüyorum...

Gerçek'i paylaş:
Author(s): 

Kıbrıs müzakerelerinde önemli bir merhale olarak kabul edilen ikinci Mont Pèlerin zirvesi Kasım ayında İsviçre’de gerçekleşti. Zirvede, Güney Kıbrıs Devlet Başkanı Nikos Anastasiadis’in ve Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın heyetlerine BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon eşlik etti. Kıbrıs’ta federasyonda birleşme öngören bir zeminde, mülkiyet, ekonomi, AB ile ilişkiler, yönetim ve iktidar paylaşımı, toprak ve güvenlik ve garantiler başlıklarının tartışıldığı zirve, 21 Kasım’da fiyaskoyla sonuçlandı. Liderlerin zirveden sonra yaptıkları açıklamalarda itiraf ettikleri üzere, tarafların daha önceden “anlaştık” dedikleri konularda bile uzlaşma sağlanamadığı ortaya çıktı.

Gerçek'i paylaş:
Author(s): 

ABD’nin çıkaracağı İsrail ve TC’nin pazarlayacağı bir doğal gaz Kıbrıs’a ekonomik kalkınma getirmeyecektir. Hepimiz bunu biliyoruz. Kalkınma yaratılmasının tek yolu var. O da doğal gazı devlet şirketinin çıkarmasıdır. Kıbrıs’ta yapacakları antlaşma ile devleti özelleştiriyorlar, ortadan kaldırıyorlar.

Gerçek'i paylaş:
Author(s): 

Kıbrıs sorunu doğal gaz ticareti meselesi değildir. Kıbrıs sorunu Kıbrıslıların kendi kaderini tayin etme hakkının emperyalistler ve sömürgeci Türkiye tarafından Kıbrıslıların elinden alınması sorunudur.

Gerçek'i paylaş:
Author(s): 

Kıbrıs’ta Lefkoşa Türk Belediyesi’nde 6 aydır zaman zaman bütün iş kollarında kesintisiz, zaman zaman da iş yavaşlatma şeklinde başkenti sarsan bir grev sürmekte. Vezneden çöp toplamaya kadar bütün kollarda farklı boyutlarda bir işçi mücadelesinin öne çıktığı ve Lefkoşa’nın toplanmayan çöpleri vesilesi ile koca bir çöplüğe dönüştüğü son zamanlarda işler daha da kızıştı. Bütün kesimler için tek sorumlu Lefkoşa Belediye başkanı Cemal Bulutoğulları ilan edildi. Sürecin gerçek adı olan “borç krizi” hep görmezden gelindi. İki ay önce iki aylık birikmiş maaşlar ödenemeyince işler kızıştı. TC basınına da yansıyan saflaşma ortaya çıktı: Polis ile işçiler çatıştı! Daha sonra maaşlar ödendi. Herkes rahat bir nefes aldı. Sonra yeniden iki aylık maaşlar birikti. Sendikalar da devletin yönetici kesimleri de koca bir borç krizini “maaş”a indirgediği için aslında sürecin sonu ile ilgili kimsenin bir öngörüsü yok. Geçen hafta da belediye başkanı ve meclis üyeleri görevden alındı. Kıbrıs’ta bir ilk yaşandı ve seçilmişler yönetemedikleri için görevden alındılar. Görevden alınmadan hemen önce belediye başkanı 123 kişiyi işten çıkararak kendisini 90 gün süreyle görevden alanların da işini kolaylaştırdı. 123 kişi işten atılınca işçiler belediyeyi işgal etti, ama işlemeyen ve işlevsizleşmiş bir belediyenin işgalinin “sembolik” anlamı bile kalmadı ki, o da bir süre sonra söndü. Sonuç olarak KKTC’nin kuruluşundan sonra ilk kez bir “sivil darbe” ve olağanüstü hal durumu ortaya çıktı: Kaymakamlık şehrin yönetimine el koydu. Belediye Emekçileri Sendikasının ve egemen bloğun yöneticilerinin cevaplaması gereken başka bir soru var: Borç krizi diğer belediyelerde de işçilerle polis arasında barikat kurduğu zaman orada da bir belediye başkanı mı suçlu olacak? Kaldı ki Lefke belediyesinde iş işten çoktan geçti ve maaşlar düzenli ödenemiyor. İşçilerin sigortaları yatmıyor. Esas soru ise şu: Belediyelere borç veren bankaların ve devlet kurumlarının borçları ödenmediği takdirde borç veren kurumlar ve kuruluşlar da iflasa sürüklenmeyecek mi? Sonuç olarak borç krizi maaşa indirgenemeyecek kadar uluslararası depresyona bağlı bir konudur!

 
Kuzey Kıbrıs’ta siyaset çeşitli zıtlıkların yan yana gelmesi ve kamplaşması sonucu belki de İngiliz sömürge döneminden beridir ilk kez bu kadar çok yönlü olarak sınıfsal ve kurumsal kamplaşma yaşamakta. Bu kamplaşmaya Ankara nasıl müdahale eder, süreç nasıl tamamlanır az çok bellidir. Ne de olsa silahlı-silahsız bütün müdahaleleri 1920’li yıllardan beri yaşadık: Hatta o kadar ki son 100 yıllık tarihin belirleyici unsuru TC müdahaleciliği oldu! Kemalist dönemden AKP dönemine kadar müdahaleciliğin farklılık ve benzerlikleri yakın tarihimizi şekillendirdi. Her halükârda Ankara’nın müdahalesi sonucu, işgal rejiminin egemen bloğundaki yerli aktörler arasındaki mücadele daha sonraki bir zamana savuşturulur ama ortadan kaldırılamaz. Çelişkiler derinleşerek daha sonraki bir dönemde yeniden patlak verir. 90’ların sonunda yaşadığımız ve meclis işgaline dönüşen bankalar krizinin ertelenmiş hali bugün karşımızdadır. O kriz yarım bırakılarak ertelendi ve finans kapital hâlâ “bankalar reformu” bekliyor. 90’ların sonunda halk mağdur edildi, şimdi mağdur edenler mağdur olmuş durumda. Hep asıl sorumlu TC burjuvazisi, Kıbrıslıları mülksüzleştirmeye ve yaşam olanaklarını ortadan kaldırmaya devam etti. Yerli burjuvazi, ajan sınıf olarak varlığını sürdürdü. TC burjuvazisinin ajanlığını yapmak için kendi içinde mücadele etti. Bugün bir tarafta TC bankaları var, diğer tarafta da Kıbrıslılar. Mülksüzleştirenler ve mülksüzleştirilenler…

  Lefkoşa Belediyesi’ndeki Politik İç Savaşın Etki Alanı  
Bu durumun tamamlayıcısı politik bir iç savaşa dönüşen Lefkoşa Belediyesi’ndeki kriz. Egemen bloğun yerli aktörlerinin, ilk kez bu kadar çok boyutlu ve yerel yönetimlerin neredeyse yarısını kapsayan bir borç krizi karşısındaki çaresizlikleri ve kamplaşmaları da TC bankaları ile yerli tefeciler arasında kalmalarındandır. Borç krizine, bankalara, devlete ve piyasaya olan borçları silerek karşılık vermesi imkânsız olan egemen bloğun yönetici partisi Ulusal Birlik Partisi, burjuvazinin içindeki bu sınıfsal kamplaşmayı partiye de yansıtarak “parti ruhunu” kaybetti ve devlet içinde kurumsal kamplaşma da yaşandı: Başbakanlık Cumhurbaşkanlığa, Kaymakamlık Belediyeye, Bakanlar Kurulu “Anayasa”ya karşı!  

Belediyelerde yaşanan sorunlar borç krizinden sistemin organik krizine dönüştü. Durumun bu hali almasındaki etken, iktidar bloğunun yönetici partisi içerisinde süren kamplaşmaydı. Bu kamplaşmayı tetikleyen ve yoğunlaştıran da gölgede süren tefeciler-finans şirketleri ve bankalar mücadelesi idi ki hem belediyelerin borç kriziyle hem de UBP içerisinde büyüyen çatlakla bütünleşmiştir. Kısaca, yerel yönetimler, parti ve sermayenin kendi içinde ve birbirleri arasında süren mücadele TC’nin eli ile de kısa sürede daha sonraki bir zaman dilimine savuşturulacağa benzemiyor. Hürriyet gazetesi belediye başkanının kişiliğinde spekülatifleştirildiği için konuyu haber yapsa da AKP’nin de yapabilecekleri şimdilik sınırlı, ya da geçen hafta işten atılan 123 kişide AKP’nin de baskısı var. İleriki bir zamana ancak belediye başkanını ve meclis üyelerini 90 gün uzaklaştırarak erteleyebildikleri sürecç, Kaymakamlığın olağan üstü hal idaresiyle “sivil darbe” olarak adlandırıldı. Esas mesele olan borç krizini unuttular: borçları ödenmeyen bankalar, devlet kurumları ve piyasa kuruluşları krize girdiği zaman onları da mı “devletleştirecekler”? Altı aydır süren krize altı ay bekleyerek “anayasaya” aykırı müdahale edilmesi, Kıbrıs’ta “anayasacı sol”u hortlattı. İşgal devletinin sahte anayasasında 3 maddenin ihlal edilmiş olması “demokrasi” sorununun hatırlattı. Oysa burada görülmesi gereken başka bir nokta var: Parlamentarizmin tıkanmasından sonra korporatizme geçiş de zorunlu bir hal aldı. Baskı şimdiye kadar olduğu gibi yalnızca işçi sınıfı üzerinde değil, devletin bir kesiminin diğer kesim üzerine uyguladığı bir baskıdır. Kısacası sınıf mücadelesi devlet aygıtının kalbine taşınır.  

Ama gene de parti içerisinde bankaların temsilcisi Maliye Bakanı Ersin Tatar’ın da dahil olduğu, başını başbakanın çektiği cephenin kazanacak olması banka sermayesinin gücünden ve arkasındaki TC devletindendir. Buna rağmen yerel yönetimlerdeki borç krizinin aktörleri olan tefecilerin massedilmesi, finans şirketlerinin disipline edilmesi ve bankaların iktidarının yeniden sağlanması sanıldığı kadar kolay olmayacak. Çünkü tefecilerin ve finans şirketlerinin ortaya çıkmasının sebebi de TC sömürgeciliğinin Kıbrıs’ın kuzeyinde kurduğu düzen.  

Belediyeler: Düşen Rejimin Kent Mücadeleleri  
Altı aydır Lefkoşa Belediyesi’nde süren kriz, savcılık desteği ile bakanlar kurulunda alınan kararla belediye başkanının ve meclis üyelerinin görevden uzaklaştırılması sonucu yeni bir boyut kazandı. Lefkoşa belediyesinden daha kısa bir süredir de Lefke Belediyesi benzer bir durumda. Lefkoşa belediyesi de Lefke belediyesi de UBP’nin yani egemen bloğun en eski bileşeninin belediyesi. Sonuç olarak hükümetin düşmanı olan bir partinin belediyesi değil. Ama bu iki belediyenin iflaslarına göz yumuldu. Lefkoşa belediyesinde iş işten çoktan geçti. Lefke belediyesi için hâlâ önlem alınmıyor. Belediye başkanı yeniden borçlanmaktan çekinmiyor. Parti içi kamplaşmanın esas nedeni, parti meclisi toplantılarında ayyuka çıkan, maliye bakanı çevresindeki klik ile belediye başkanlarının kamplaşması: Banka ve finans temsilcileriyle borçlananların kamplaşması! Lefkoşa belediye başkanı ve maliye bakanının kişiliklerine indirgenen bireysel kavgalar öne çıkarılsa da esas mesele sermayenin nasıl değerlendirileceği, nerede toplanacağı! Kaldı ki belediyelerin tefecilerin eline düştüğü düşünüldüğünde bankaların ve hükümetin temsilcisi ile kutuplaşmaları gayet normal.  

İflasın boyutunun bu kadar büyük olmasının diğer bir dinamiği, 2000 sonrasında inşaat sektöründe yaşanan yükseliş döneminde projelendirilen ama ancak inşaat sektörü çökerken hayata geçirilen yatırımlar. Bu yatırımlar için bankalardan ve tefecilerden alınan yüksek faizli krediler, çevredeki yerleşim birimlerinden merkeze yönelen kitlenin istihdamı, şehirleşmesiz bir proleterleşme olarak karşımıza çıkan bu durum Lefkoşa belediyesinin sonu oldu. 2008 sonrası dönemde konut piyasasının uluslar arası depresyona bağlı çöküşü, işgalci rejimin yağmaladığı Rum mallarına verdiği sahte tapuları TC bankalarının ve finans kuruluşlarının tanımaması üzerine kredilerin yükselen faiz oranları müteahhitleri zora soktu. Belediye ise önceden projelendirdiği yatırımları böyle bir dönemde hayata geçirerek tefecilerin eline düştü. Sosyal konutlar, restorasyonlar, çok katlı park yeri gibi inşaat sektörüne ait projelere “borç almadan iş yapılmaz, borç almaktan korkmam” şeklinde yaklaşan Lefkoşa belediye başkanı Cemal Bulutoğulları borca düştü, yetmedi yarım kalan işleri TOKİ ile tamamlamak zorunda kaldı. Tayyip ile açılış yaptı! Yapılan anlaşmalar gizli, borçlanmaların bir kısmı yasadışı olunca hem CTP ve sendika bürokrasisi hem de TC sömürgeciliğine dil uzatmak istemeyen kamuoyu için kendi kendini taşkın tavırlarıyla hedefe çevirdi Bulutoğulları. Böyle bir zamanda devrimci sınıfın dönüşü, Cemal Bulutoğulları’nın istifasının talebinde tıkandı. UBP içerisinde de kamplaşma olduğu için, Bulutoğulları hem partisinin hem de toplumun günah keçisi oldu… Diğer belediyeler de bir bir borç krizi ile iflaslarını ilan ettikleri zaman kaç Cemal Bulutoğulları’nın istifası kapitalist krizi çözer? Hem sendikaların hem yöneticilerin hem de işçilerin talebinin Bulutoğulları’nın istifasında düğümlenmesi “borç krizi”nin daha uzun süreceğinin işaretidir.  

Tefecilik-Finans Şirketleri: Sermaye Birikiminin Massedilmesi  
Tefeciler ve finans şirketleri TC işgalinin bir sonucu olarak mülksüzleşen Kıbrıslılara dayatılan düzenin çatlaklarından ortaya çıktılar. İşgal sonrası mülklerini güneyde bırakarak kuzeye zorunlu göç ettirilen Kıbrıslılara, işgal rejimi yağmalanan Rum mallarının sahte tapularını dağıttı. Bunu yapan TC devleti idi. Şimdi de TC devletinin bankaları o tapuları tanımıyor… KKTC bankaları ise Rum tapularına daha yüksek faizle kredi veriyor. Sonuç olarak mallarını-mülklerini güneyde bırakan Türk Kıbrıslılar işgal rejiminin sahte tapularıyla bankalardan kredi zorlukları çekince finans şirketlerine ve tefecilere mecbur kaldı. Yalnızca sade vatandaş değil, belediyeler de bu durumla karşı karşıya kalıyor. Belediyenin kendi malı Rum malı olduğu için kredilerin faizleri fahişleşiyor!  

Bugün KKTC’deki tefeciler, sömürgeci burjuvazinin ajan sınıfı konumundaki “yerli burjuvazi”nin en gelişkin ve keskin kanadı. İstemeden de olsa TC burjuvazisi ile bankalar vesilesi ile karşı karşıya geliyorlar. Tuhaf bir benzeşmedir ama 100 sene önce Rum tefecileri ENOSİS hareketinin başını, kilise ve eğitim sivil toplumu ile birlikte çektiği dönemde Britanya sömürgeciliği ile kafa kafaya gelmişlerdi. Ama bugünkü ajan sınıfın Rum tefecilerin 100 yıl önceki pozisyonunda olmadıkları kesin. Çünkü Türk işgali sürdüğü sürece, yasadışılığın yarattığı koşullarda uluslararası piyasalara bağlı TC bankalarının göze alamayacağı yatırımlara parayı tefeciler verir, sonra da tefeciler masseder. TC sömürgeciliği altındaki eşitsiz gelişmenin bir sonucu olarak bankalarla birleşik varlıklarını sürdürürler. TC bankalarının ortadan kaldırmaya çalıştığı finans şirketlerinden de farklı olarak kayıt dışı oldukları için aslında görünmezdirler. Belli alanlarda tekelleşen “muteber burjuvalar” olarak kayda geçerler. O kadar “muteberdir” ki bu tefeciler, Kıbrıs’ın “kalkınması ve çözüm” için ayrılmış fonlardan, tefecilikle büyük çiftçilerden elde ettikleri arazilerin üzerine proje ile Avrupa Birliği’nden para alıp yatırım yaparlar!  

Bankalar: Üstyapı Baskısı İle Toplumun Disiplin Altına Alınması ve Hegemonyanın Yeniden Sağlanması  
Son iki yılda icra davalarıyla ilgili KKTC mahkemelerinde 14 bine yakın mazbata bulunuyor. 66 kişi ise şimdiye kadar hapis yattı ve yatmaktadır. Bankaların yasama ve yargı aracılığıyla hem topluma hem de finans şirketlerine karşı sürdürdüğü mücadele iki yönlü. Yargı ile para tahsil ediyor. Yasama ise “Bankalar Birliği”nin hazırladığı yasaları yapıyor. Üstyapı kurumları altyapı için çalışıyor. Bankalar finans şirketlerini yok etmek için çalışırken, finans şirketleri tefecilik yasaklansın derdinde. Mahkemeler öyle bir işlev üslenmiş ve öyle bir teatral gösteri olmuş ki, dava kaybeden vatandaş mahkemenin çatısına çıkıp intihar ediyor! Son altı ayda neredeyse her hafta birkaç intihar vakasının yaşandığı kuzey Kıbrıs’ta, son bir senede ölümle sonuçlanan intihar sayısı 15. İntiharın ve tecavüzün yaşanmadığı hafta yok. İntiharların sınıfsal sebeplerden olduğunu ilkel birikim olarak THY tarafından el konan KTHY’nin işçisi Tansel Sütlüceli’nin ölümünden sonra algılamaya başladı toplum. 2008 depresyonuna kadar intihar nedir bilmeyen Kıbrıslılar, kendi Hindistan’ının çiftçileriyle tanıştı.  

KKTC’de yerli ve TC olmak üzere iki tür kredi veren banka var. “Off shore” bankaların ise çetelesini tutmak da haklarında bilgi edinmek de imkansız. Ne de olsa varlık sebepleri KKTC’nin yasa dışılığı ve kara para aklamak. Aklanan paranın da büyük kısmının TC’ye döndüğünü söylemeye gerek yok. Yukarda da belirttiğimiz gibi, işgalci rejimin dağıttığı sahte tapuları işgalcinin kendi bankaları da tanımadığı için faizler yükseliyor ve tefecilerle finans şirketlerine gün doğuyor. Aynı zamanda Mersin Gümrüğü’nün kapılarını Kıbrıs’ta üretilen gıdalara ve sebzelere kapatan TC devletinin yarattığı bu durum karşısında, büyük kısmı kredi ile üreten çiftçi de iflas etti. Kaybedenler arasında sınıfsal ayrım yapmak zor: Küçük çiftçiden büyüğüne, tefecilik yapmayan üretici sermayeye, küçük burjuvaya (doktor, mühendis, esnaf) ve tabii ki işçilere kadar bütün kesimler hem depresyonun hem de TC sömürgeciliğinin yarattığı koşullar karşısında bankaların ve tefecilerin arasında sıkışmış durumda.  

Bundan birkaç yıl önce, Türk ve Rum Kıbrıslıların ortak bir eyleminde birlikte yürüyeceğim Rum Kıbrıslılara pankart için Almanya’da sıkça atılan “bankalar ve tekeller iktidarını yık!” sloganını önermiştim; ne tesadüf ki, o gün bu slogan Kıbrıs koşullarında uygun bulunmadı. Bugün ise o güne inat yaparcasına iki tarafta da bankalar kendi iktidarları için alarm vermiş durumda… “Hegemonya” kavramının içine popülerleştiği oranda o kadar yeni anlam doluştu ki Bolşeviklerin kullandığı şekli unutuldu. Bir sınıfın veya sınıf fraksiyonunun dar sınıf korporatizmine kaçmaksızın, burjuvazi de olsa proleterya da, diğer sınıf ve/ya fraksiyonlarıyla oluşturduğu birliktir aslında hegemonya. Bankalar için sözkonusu olan sermayenin merkezileşmesi sorunu olsa da işçi sınıfı adına politika yapanların sendika bürokrasisinin kronik hastalığı olan dar sınıf korporatizminden kopması zorunluluktur. Çünkü sermaye merkezileşirken proleterya da diğer uca yığılır, dar sınıf korporatizmine karşı çıkmak o yığılanların “sınıf yığınağı”na dönüşmesini sağlamaktan geçer!  

UBP: İktidar Bloğunun Çatlağı  
Egemen bloğun en eski partisi Ulusal Birlik Partisi içerisinde büyüyen bir çatlak olduğunun herkes farkında. Her dönem parti kurultaylarından önce, liderlik kavgası görülse de “parti ruhu” zedelenmezdi. Bu kez ise durum daha farklı. Liderlik kavgası kurultayla gelmedi. Kamplaşmadan dolayı kurultay ihtiyacı doğdu. Açık açık farklı sermaye fraksiyonları parti içerisinde birbirlerine karşı konumlandılar. Belediyelerle bakanlıklar karşı karşıya geldi, cumhurbaşkanlığı ile başbakanlık. Bakanlar kurulu, öyle bir yetkisi yokken Lefkoşa belediye başkanını görevden almaya soyunuyor. Seçilmiş bir belediye başkanını görevden alma yetkisi ya da istifaya zorlama yetkisi olmadığı halde aylarca bunu çözümmüş gibi manipüle ediyorlar ve sonunda yapıyorlar. KKTC’nin kuruluşundan sonra ilk kez bir şey “darbe” olarak adlandırılıyor. 4 Temmuz itibarı ile de anayasaya aykırı olarak 90 gün zorunlu izne çıkarılıyor belediye başkanı ve meclis üyeleri. Belediye başkanı ise anayasa mahkemesine başvuracağını ilan ediyor. Durum böyleyken, bu satırların yazarının beklediği bir atılım vardı: AKP’nin yeniden Kıbrıs’ta bir parti kurdurmayı denemesi. Daha önce kurdurdukları partiler tutmadı. Ama müzakerelerde TC dışişlerinin adamı olarak yer alan Kudret Özersay’ın görevinden istifası ve “Toparlanıyoruz Hareketi”nin başına geçmesi bu minvalde okunabilir. Kıbrıs’ın muhalif partilerini ise AKP soğurarak egemen bloğa kattı, kullanabildiği kadar kullandı; şimdi ise en eski egemen blok partisi toplum içerisinde kaybetmek bir yana çatlak genişliyor. Partinin medyadaki yazarlarının dağınıklığı bile durumun vahametinin göstergesi.  

Tersinden bir “tarihsel blok” mevcut. Tek istikrar mahkemeler ile bankalar arasında. Sömürgeci TC burjuvazisinin Kıbrıs’taki bankaları, yerli tefecilere ve finans şirketlerine karşı hegemonyasını sağlamlaştırmak derdinde olduğu sürece farklı sermaye fraksiyonlarının bir arada olduğu partinin “ruhu” toparlanamaz. Belediyedeki politik iç savaş, hem UBP’de hem belediye meclisinde hem de işçilerle belediye arasında öyle bir hal almıştır ki bugüne kadar soğrulan ne varsa kusulmuştur! TC burjuvazisinin iç savaşında İslamcı burjuvazinin laik kampın entelektüellerini, fethetmeden ve asimile etmeden önceki kaba kamplaşma gibi bir kamplaşma mevcut. Türkiye’de sol liberaller İslamcı cepheye dahil oldular, Kıbrıs’ta bir UBP’linin CTP’li olması beklenemez bir durum olsa da Cemal Bulutoğulları’nın temsil ettiği cepheyi henüz terk etmemiş olanlar da terk etmek zorunda kalacaklar. Bu fetih-asimilasyon işi UBP içerisinde kalmakla yetinir mi, CTP de nemalanır mı zaman gösterecek. Basında çıkan ve borç krizinin sadece UBP’li belediyelerde yaşandığını ilan eden haberler de kumların yer değiştireceğinin göstergesi.  

Egemen blok cephesinde bunca ayrışmanın-kamplaşmanın gönül rahatlığı ile yaşanmasının tek bir sebebi var: Her sektörde süren sınıf taarruzu karşısında herhangi bir mücadelenin ayakları üzerine oturamaması! Bankalar diktatörlüğündeki çatlakların doldurulması için burjuvazinin iç mücadelesinin sertleşmesi olağan. İktidarın yeniden konsolidasyonu bu kez daha sancılı olacak. Küçük burjuvaziyi ve burjuvaziyi tefeciler ve finans şirketleri disiplin altına alırken, bankalar da tefecileri ve finans şirketlerini disiplin altına alma çabasına girmişse, belediyelerin de borçlarının büyük kısmı bankalara ve devlete ise, borçları silebilecek bir iktidar olmadığı sürece bütün belediye başkanları istifa etse de belediye işçilerinin kurduğu barikattan başka çözüm yok.  

Üçüncü Cephenin İnşası, Öznesi-Bileşenleri, Teorisi  
Üçüncü cephenin bileşenleri olabilecek kesimlerin teorisi o kadar zayıf ki pratiği de imkânsız kılıyor. Belediyelerin durumunun kötü yönetimden, özelleştirmelerin kötü niyetten, UBP’deki çatlağın bireysel kavgalardan, genel toplumsal sorunların ise sadece demografik müdahalelerden kaynaklandığına o kadar inanmışlar ki 90’ların sonunda yaşandığı gibi yükselen sınıf mücadelesi anında, işgal edilen meclisin kürsüsünde yine tefecilerin konuşması içten bile değil.  

Maliye bakanı Ersin Tatar, yaptığı açıklamalarda KKTC maliyesini dert edindiği kadar güney Kıbrıs’ın maliyesi ile de ilgilenmektedir. Güney Kıbrıs’ta da aynı Yunanistan gibi halkın sokağa döküleceğini belirtmektedir. Onun korkusu başkadır. Güneydeki hareketin kuzeyi etkilemesi ve kuzeyde yeniden mücadelenin ivme kazanması. Bankaların temsilcisi Tatar’ın korkusu sınıf korkusudur. Güney’in bankalar krizinin ve maliye sorunlarının Hristofyas popülizmi ile çözülemeyeceğini söylemesi ve önlemden kastının işçi sınıfına acilen bedel ödetilmesi KKTC’nin selameti açısından Türk Kıbrıslı bir liberal kanaat önderinin vurgusudur. Siyaseti kurgularken bir liberalin kuzeyle birlikte güneyi de düşünmesi Kıbrıs’taki solun ne kadar önünde olduğunu gösterir. Güneyde derinleşen krizin farkına hâlâ Avrupa Birliği’nden çözüm bekleyen sendikal soldan önce varması ve güneydeki bankalar krizi ile kuzeydeki bankaların sürdürdüğü mücadele iki tarafın egemen bloklarının aslında ne kadar “sınıf kardeşi” olduğunu gösterir. Onlar “bankalar enternasyonaline” giderken, Lefkoşa ve Lefke belediyesindeki mücadele birleşemiyor. Kuzey’de bir bir iflas eden belediyelerde “işçi komitelerine” kadar genişletilebilecek bir perspektif varken, borç krizinin belediye başkanlarının istifasıyla çözüleceğini sanan sendikal bürokrasi ve sol liberalizm siyasetin bütün dehlizlerine yığınak yapmış durumda. Borç krizinin üçüncü belediyesi ne zaman ilan edilecek diye beklerken aslında depresyon zamanlarının belediye başkanları hem toplumda hem partilerinde günah keçisi iken, kimsenin bankaların finans şirketlerine karşı sürdürdüğü mücadele ya da tefecileri palazlandıran koşullar ve her hafta en az bir intiharın olduğu proleterleşen Kıbrıs umurunda olmaz.  

Eski bir sömürge bakanı için haklı çıktı demek zorunda kalacağım aklıma gelmezdi. 12 Şubat 2011’de “KKTC batabilir” diyen Cemil Çiçek haklı çıktı. Belki de ilk kez TC’li sömürgeci bir politikacı Kıbrıs konusunda haklı çıktı. Ama batma sebebi konusunda sömürge bakanı haksız. Bir sene önce THY ile batan Kıbrıs Türk Hava Yolları yerine Kuzey Kıbrıs Hava Yolları’nı kuran KKTC hükümetinin 1 senelik uçak şirketi hâlâ naylondansa, THY’si ile Doğa Koleji ve Ülker ile bankaları, kumarhaneleri, otelleri ve Türk Telekom’u ile TC burjuvazisi Kıbrıs’ın bütün birikim olanaklarını kendi kasasına aktarmıştır ve aktarmaktadır. TC’nin kurduğu sömürge rejimi battı; AB’nin yeni dönem başkanı Kıbrıs Cumhuriyeti sarsılacak. Bizim üçüncü cephe adına sormamız gereken iki batık devletten yeni bir Kıbrıs nasıl çıkar?

 
Hâlâ, iflas etmiş BM parametrelerine ve AB’ye umut bağlayan liberal ve sendikal solun karşısında, Kıbrıs’ta da netleşmeye başlayan tekeller ve bankalar diktatörlüğüne karşı sınıf yığınağı yapmak şart! Yönetici sınıfların yönetemez hale geldiği iki devletten yeni bir Kıbrıs çıkartmak mı yoksa Kıbrıs’ta AB’yi tek çözüm olarak ilan etmeye devam mı etmek! Güney Kıbrıs’ın liberalleri SYRİZA’nın sandıktan birinci parti olarak çıkması ihtimalinden bile korkuyorlardı, bırakın devrimi! Kuzeyde ise sendikal ve liberal sol ne borç krizini görüyor ne de iflas eden Avrupa Birliği’ni. Bu durum aslında kronikleşmiş bir sivil toplum halidir. Borç krizinde kendilerini devletin devamı, AB’nin krizinde ise Brüksel bürokrasisinin parçası olarak gördükleri için depresyonun ekonomik basıncına paralel siyaseten körleşmeyi sürdürüyorlar.

Gerçek'i paylaş:
Author(s): 

Türkiye'nin Kıbrıs'ta sömürgeleştirme politikalarıyla geleceksizliğe mahkum ettiği gençliğin öfkesi dönüp Türkiye'yi can evinde vurdu. Ankara'da okuyan Kıbrıslı öğrenciler Egemen Bağış'ın “Kıbrıs'ı ilhak ederiz” anlamına gelen sözlerine tepki göstererek bir protesto eylemi düzenlediler. Sömürgeci ülkenin başkentinde sokakları dolaşıp o sokakları “Türk, Kürt, Kıbrıslı, Ermeni; yaşasın halkların kardeşliği”, “İşgalci Türkiye Kıbrıs'tan defol”, “NATO dışarı, BM dışarı, AB dışarı, İngiltere dışarı, Yunanistan dışarı, Türkiye dışarı” ve “Besleme değil sömürgeyiz” sloganlarıyla inletmek geçekten çok cesurca ve büyük bir işti.

Gerçek'i paylaş:
Author(s): 

Türkiye'nin Kıbrıs'ta sömürgeleştirme politikalarıyla geleceksizliğe mahkum ettiği gençliğin öfkesi dönüp Türkiye'yi can evinde vurdu. Ankara'da okuyan Kıbrıslı öğrenciler Egemen Bağış'ın “Kıbrıs'ı ilhak ederiz” anlamına gelen sözlerine tepki göstererek bir protesto eylemi düzenlediler. Sömürgeci ülkenin başkentinde sokakları dolaşıp o sokakları “Türk, Kürt, Kıbrıslı, Ermeni; yaşasın halkların kardeşliği”, “İşgalci Türkiye Kıbrıs'tan defol”, “NATO dışarı, BM dışarı, AB dışarı, İngiltere dışarı, Yunanistan dışarı, Türkiye dışarı” ve “Besleme değil sömürgeyiz” sloganlarıyla inletmek geçekten çok cesurca ve büyük bir işti.

Gerçek'i paylaş:
Author(s): 

4 Mart 2012 Pazar günü Ankara’da toplanan Kıbrıs Kongresi, Türkiye solu için son derecede önemli bir toplantıydı. Her şeyden önce, Kuzey Kıbrıslılar ilk kez Türkiye solunun önüne düşüyor, kendi seçtikleri bir zeminde, kendi belirledikleri bir yöntemle Kıbrıs sorununun Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde tartışılmasını sağlıyorlardı. İkincisi, kongre çok önemli bir tezi, Kürt coğrafyasının ve Kıbrıs’ın Türkiye’nin çifte sömürgesi olduğu tezini berrak biçimde ortaya koyuyordu. Toplantının çok tatmin edici bir yanı, Türkiye solundan katılımcıların hiçbirinin bunun gerisinde kalan görüşler savunmamaları, genel bir eğilim olarak da “sömürge” tespitine katılmalarıydı. Üçüncüsü, Kuzey Kıbrıslıların bu atağına Kürt hareketinin dayanışma ile yanıt vermesiydi. Toplantıda BDP’nin iki milletvekili, Sırrı Süreyya Önder ve Demir Çelik konuşmacı olarak yer alıyordu. Dördüncüsü ise Türkiye solunun çok büyük bölümünün başından itibaren sınıfta kaldığı bir uluslararası politik sorunun, Kıbrıs meselesinin tartışıldığı bir toplantıda, devrimci Marksist hareketin, tam da olması gerektiği gibi, kendi ağırlığını hissettirmesiydi.

Gerçek'i paylaş:
Author(s): 

Biz Egemen Bağış’a da, Jack Straw’a da şöyle diyoruz: Siz kim oluyorsunuz da Kıbrıs halkı adına birleşme, bölünme, Türkiye’ye bağlanma kararları veriyorsunuz? Kıbrıs halkı kendi kaderini tayin etme hakkına (onların dilinde self-determinasyon) sonuna kadar sahiptir. Emperyalistler ve sömürgeciler, Kıbrıs’tan elinizi çekin!

Gerçek'i paylaş:
Author(s): 

4 Mart 2012 Pazar günü bir ilk yaşandı. Türkiye solunun genellikle kayıtsız kaldığı Kıbrıs konusunda bütün bir gün boyu süren bir kongre düzenlendi.

Gerçek'i paylaş:

Sayfalar

Kıbrıs sorunu beslemesine abone olun.

Gerçek Sayılar

Öncü İşçi

Tüm kongre belgeleri

Gençlik Bültenleri